8 mart / suphi 03/09/2010
 
Cocuklugumun tesirinden mi yoksa cemiyetin ahvalinden midir nedir, kadinlar hep daha avantajli oldular benim indimde. Onlarla konusurken kirmamaya dokmemeye daha bi ozen gosterir buldum kendimi.

"Erkekler okuz olmadigi surece ben kadinlara 'inek' diyorum" diyor sair.

Feminism hep soguk bir kelimeydi benim icin. Icinde samimi olmayan bir seyler vardi bu kelimenin. Burjuvazinin oyununun bir parcasi olmakla itham ediliyordu. Evdeki kadini fabrikaya cekmek icin uydurulmus bir yalan miydi? Yoksa fabrikada calisan kadinlarin calisma kosullarindan kaynaklanan bir isyani mi?

Emin degilim fakat kadinlar gununu kutlayan ulkelerin ekserisinin dogu bloku ulkeler ve ucuncu dunya diye adlandirilan ulkeler oldugu asikar. "Gelismis" ulkelerin gelismekte olan ulkelerin kafasina vurdugu bir sopa ayni zamanda.

Meselenin esitlik ile ilgili kismina gelince, gecmiste de oldugu gibi bugun de kafamda "hangi esitlik?" sorusu mevcut.

Isin iyi tarafi, kadina karsi uygulanan siddeti elimine etmesidir. Sistemin disina cikamayan kadinin, sistemin icindeki acilarini dindirecek bir agri kesici.

Hakki, avrupalinin buhraninin catisi altinda arayan yurdum insani.. Gunesi kaybedince ates boceklerine muhtac edilen sehrin insani.

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin
 
 
Basit tanımla zeka, tepki vermekten ibarettir. İşi bu kadar ayağa düşürünce bir parça taşın da zeki olduğu sonucuna varılabilir. Öğrenen, deneyimlerinden ders alan, kendini geliştiren ve kopyalayabilen makineler yapmaya çalışan bilimcilerin niyeti tam olarak bu. Ellerinde bir parça taş, ona nasıl can verebileceklerini araştırıyorlar.

Eski patronum çalışmayan bilgisayarıma bakıp “bunun beyni bozulmuş” dediğinde aklıma John von Neumann geldi. 1955 yılında yazdığı “The computer and the Brain” adlı eserinde Neumann, aynı benzetmeyi yapıyor ama organik beyin ile silikon işlemcinin farklarını da ayrıntılı olarak anlatıyordu. Bu sırada Neumann ağır kanser hastasıydı, hastanede tedavi ediliyordu. Aldığı ilaçlar yüzünden kendini kaybedip devlet sırrı sayılan gizli bilgileri ağzından kaçırmasın diye federal ajanlar başında nöbet tutuyordu. Bir yıl geçmeden Neumann hayatını kaybetti. Benim çalışmayan bilgisayar dahil, silikon işlemci tabanlı tüm makineler onun fikirleri olmasa kolay kolay yapılamazdı. Patronuma Neumann’ ın hikayesini anlatmayı düşündüm önce, sonra vazgeçtim. Kafasında beyin yerine bir taş parçası gezdirdiği yolunda ciddi kuşkularım vardı.

Konrad Zuse, Neumann’ ın benzetmesini daha da ileriye götürerek evreni bilgisayara benzetti. Zuse’ ye göre, fiziksel olguların zaman içindeki değişimini, sonsuz sayıda bileşenin birbiriyle etkileştiği devasa işlem hacminde bir bilgisayar gibi düşünebilirdik. 1967’ de öne sürdüğü fikir, evrenin gelişimini belirleyen kısa bir algoritma olduğu, karmaşık gibi görünen sonuçlara kısa, basit kuralları işleterek ulaşılabileceği yönündeydi. Evreni hücresel bir otomat (cellular automata) olarak soyutlayıp kara madde hesaba katılmadan yapılan hesaplara göre elimizde 1080 adet temel parçacık olduğunu düşünürsek 1090 bit işlemcisi olan bir bilgisayarla evreni simüle etmek mümkün olabilir. Farazi bilgisayar şimdilik bir kenarda dursun, yukarıda bahsi geçen hücresel otomatın neye benzeyeceği konusuna geri dönelim. 

Daha ortada doğru düzgün bilgisayar yokken Neumann kafayı kendi kendini kopyalayabilen robotlara takmıştı. Los Alamos laboratuarında mesai arkadaşı olan Stanislaw Ulam’ a bu tür robotların nasıl tasarlanması gerektiğine ilişkin düşüncelerinden bahsedince Ulam, Neumann’ a kristallerin gelişimi konusunda yararlandığı bir soyutlamayı anlattı. Ulam, büyüyen kristal ağını modellemek için ızgara (grid) biçimli yapılar kullanıyordu. Kare bulmacaya benzeyen ızgaranın hücrelerini “dolu” veya “boş” göstermek çok kolaydı. Zehir zekalı Neumann, bu yaklaşımı aynen alıp hücrelerin “dolu” veya “boş” olmasını belirleyen basit algoritmalar seçerek deneyler yapmaya başladı. Görünüşte Neumann önüne açtığı kareli defteri kurşunkalemle karalayıp duruyordu ama bir süre sonra kendi kendini kopyalayabilen temel yapılar olduğunu fark etti.
 
Doğa, kendini kopyalayan yapılardan oluşur. DNA sarmalının iş gücü, her adımda hiç değişmeksizin kendini kopyalamaktan ibaret. Öğretmenlerimiz bunu kabul etmek istemese de kopyalamak, en önemli zeka belirtisi. Canlılık, kopyalamak eylemiyle ilerler. Taklit ederek öğreniriz. Neumann’ ın keşfettiği tekrarlı yapılar, neredeyse zekiydi, sayfanın üzerinde kıpır kıpır hareket edip duruyorlardı. Sonuca ulaşan Neumann, ızgara üzerinde yaşayıp kendini kopyalayabilen varsayımsal bir makinenin karmaşık matematiksel modelinin nasıl olması gerektiğini belirleyip başka meselelere odaklandı.

1970’ lerde John Conway, ızgara için bir algoritma oluşturdu ve oyuna “hayat” adını verdi. Martin Gardner, Scientific American’ daki köşesinde oyunu okurlarına anlatınca ızgarada canlılığını sürdüren yapıları araştırmak furyası başladı ve günümüze dek kesintisiz sürdü.

Conway’ in hayat oyunu için algoritma:

1. Siyah hücre, iki veya üç siyah komşusu varsa siyah kalır.
2. Siyah hücre, ikiden az veya üçten fazla siyah komşusu varsa beyaz olur.
3. Beyaz bir hücre, üç siyah komşusu varsa siyah olur.

Burada oyuncusu olmayan bir oyundan bahsediyoruz. Başlangıçtaki girdi, belirlenen algoritma ile evrilerek gelişiyor. Conway’ in amacı, hızla hücre doğuran veya tüketen seçenekler arasında, dengeli bir algoritma elde etmekti. Oyunun algoritması bu yönüyle hayatın gerçekleriyle uyum içindedir: yaşam, evrim ve kalıcılık belirsizdir.

Oyun daha karmaşık ızgaralar, örneğin altıgen hücrelerle de oynanabilir. Yaşam - ölüm (varlık – yokluk) dışında daha farklı haller tanımlanabilir, renk değiştiren hücreler düşünülebilir. Conway’ in hayat oyunu, “kendini organize etme” yeteneğine sahip en basit sistem olduğu için bitkilerin nasıl sürgün verdiğini, zebranın ten desenini, bölünerek çoğalan hücreleri, hatta evrimin ürettiği canlı çeşitliliğini anlamakta kullanılabilir.

Doğanın nasıl çalıştığını, hangi kurallara tabi olduğunu bilmiyoruz. Conway’ in oyunu, kurallarını bildiğimiz yapay bir evrende neler olabileceğini, hayatın ve evrimin nasıl gelişeceğini göstererek gerçek hayatın büyük ve karmaşık bilmecelerini algılamamızı kolaylaştırıyor. O nasıl oluyor derseniz ..

Bu ızgarayla, anlamsız görünen bu hücrelerle, önünüzdeki kareli kağıdı karalaya sile bir bilgisayar üretmeniz mümkün. Yukarıda bahsedilen, hareket eden “gemileri” kullanarak bir noktadan diğerine “bilgi” gönderebilirsiniz (bilgisayar bu işi, bileşenleri arasında iletişim sağlayan kablolardan elektik akımı geçirerek yapar). Bir sonraki adım, aynen bilgisayarda olduğu gibi, aktarılan bilgiyle mantıksal işlemler yürütmek; bunun için de Boole cebirine başvurabilirsiniz. Izgaramız devasa ölçülerde, yeterince zamanımız da varsa bu altyapıyla bir bilgisayarın yapabildiği her şeyi aynen yapmak mümkündür. Örneğin, böyle bir ızgarayla kolayca asla sayı araştırması yapılabilir.

Neumann, ızgara üzerinde kımıl kımıl dolanarak kendi kendini kopyalayabilen yapılar keşfetmişti. Conway’ in oyununa dayanan çeşitlemeler, şimdi son derece karmaşık doğa olaylarını hesaplamakta kullanılıyor. Karınca kolonisini düşünün. Cumartesi günü Eminönü meydanına doluşan kalabalığı. Türbülansa uğrayan hava akımlarını. İş çıkışı metroda, vagon kapısına hücum eden insanları. Sıkışan trafiği. Büyüyen kanser hücresini. Yollarda, köprülerde aşırı yüke maruz kalan taşıyıcı elemanlarda oluşan gerilimlerin hesabını... Liste uzayıp gidiyor. 

Mühendisler “ne olmuş, biz de ızgara kullanıyoruz. Düğüm noktalarında geçerli olan diferansiyel denklemler yazıp sırayla bunları çözüyoruz” diyebilir. Oysa Neumann, peşisıra Conway uzun uzun denklem yazmak yerine algoritma oluşturarak simüle ediyor olguyu, hücreleri karalama işini de makineye yaptırıp kahve eşliğinde anbean değişen manzarayı izleyerek “hıı, demek ki böyle oluyormuş, vay vay” diyebiliyor.    

Bilgisayarlara musallat olan virüsler de hücresel otomat özelliğinde. Hepimizin bildiği gibi, derdi günü punduna getirip kendini kopyalamak, oraya buraya bulaşmak olan virüslerle başa çıkmanın yolu, üstteki kıytırık ızgarada saklı. Bir hücrenin nasıl yaşayıp öldüğünü anlamak, tıp araştırmaları yönünden de kilit önemde.

Kendi kendini üretebilen makineler yapabilirsek uzay araştırmaları da iyice kolaylaşacak. Böyle bir makineyi Mars’ a gönderdiğinizi düşünün, birkaç sene sonra bir haber: “Abi şehir tamam, harika teşkilat kurduk. Çoluk çocuk hepimiz hasretle yolunu gözlüyoruz. Ortam da süper ayrıca, atla gel çabuk”.

Conway’ in hayat oyunu iki boyutlu. Üç boyutlu, sonsuz uzamda rasgele başlangıçların nasıl evrilebileceğini sorun kendinize. Bu durumda, kağıt üzerinde veya bilgisayarda izlediğimiz hayat oyunundaki biçimlerden çok daha karmaşık yapılar oluşması kuvvetle muhtemel.

Bunca sözün ardından aklımdan geçense “can çıkmadan huy çıkmaz” lafı. Huy, yani algoritma, canlılığı belirliyor. Bu durumda, “tepki verir” dediğimiz zekaya “hayatın ta kendisi” deyip noktayı koyalım (oyunun birinci kuralını hatırlayalım, sondaki nokta ikinci adımda kendiliğinden kaybolmalı).
 
c64 / inan6666 02/17/2010
 
Devasa makineyi Karstadt girişinde gördüğüm an çarpılmıştım. Had safhada oburdu Pac-Man, tek turuna 1 DM istiyordu. Sabahın körü, okuldan hemen önce, annem ekmek almaya markete yolladığında, video kaset kiralamaya giderken mutlaka uğruyorum. Şundan bir tane eve alabilsem ne güzel olacak. Evdekiler huylanmaya başlıyor, harçlığımın tamamını ve daha fazlasını Sparkasse hesabımdan çekip Pac-Man’ a yedirdiğimi öğrenince istihkakı kesiyorlar. Sene 1980, Bielefeld’ in her köşesinde onlarca oyun konsolu var ama Pac-Man benzersiz.

Babamla Versicherungsanstalt’ a gidiyoruz. Upuzun saçlarını omzuna seren Fraulein önündeki daktiloya iki tıkılatıp şipşak çıkarıyor prim hesabını. Soruyorum, hesap makinesi diyor babam. Ekrana kenarından bakıyorum: açlıktan benzi sararmış Pac-Man yerine mavi bir kare, bir de peşpeşe giden sayılar. Sonraki gün etiketinde 500 DM yazan ışıklı bir daktilo görüyorum vitrinde, altına Commodore 64 yazmışlar. Yanında kasetler, birinin üzerinde Pac-Man resimleri. Olay çözülüyor, parayı toparlarsam bu iş olacak.
 
Olmuyor. Sene 1984, kesin dönüş. Çocukluğun renkleri soluyor; önlüğün siyahı, boynumu çizen yakanın beyazı cabası. Bir daha Commodore 64 lafını duymak için aradan üç sene geçmesi gerekiyor. Bir arkadaşın evinde varmış, istediği oyunu “yükleyip” istediği kadar oynuyormuş. Bir gün beni de çağırıyor. Teybe bir kaset takıyor, ekranda çizgiler kayıyor, ince bir tornavida alıp “bozulan kafayı” ayarlıyor. Şimdi tamam. Obur canavar atıştırmaya hazır. Daha Pac-Man şokunu atlatmadan River Raid gösteriyor, Miami Vice olmadı Ghost Busters da oynayabiliriz, sorun değil. Commodore 64’ ün marifetlerini görünce kafam fena bozuluyor, ruhum karışıyor. Hangi tornavidayı nereme sokacağımı şaşırıyorum.

Sabah akşam Commodore 64 sayıklıyorum, bizimkiler yola gelmek bilmiyor. Dersler için lazım diyorum, dayıyorlar boyum kadar Meydan Larousse oniki cilt birden. Hepsini okursam sıra Commodore 64’ e gelir sanıyorum ama nafile. Gitgide gündem değişiyor, Commodore 64 çaptan düşüyor; Sinclair daha iyi Amstrad çok feci Amiga ona beş basar muhabbetlerini dinlemekle yetiniyorum. Commodore 64’ e olan sevgimi yaşamak için daha aradan yirmi sene geçmesi, emülatör uygulamaları geliştirilmesi gerekecek. Üniversitedeyken ev arkadaşımın bir Commodore 64’ ü var, ondan öğreniyorum ki makine çoktan efsane olmuş; adına dergiler çıkarılıyor, bazı müzisyenler Commodore 64 sesleriyle şarkılar yazıyor, hatta çocuğun biri 1995 senesinde kıytırık 1 Mhz işlemcisiyle fbi arşivlerine girmeyi başarmış.

Silikon denizin amiral gemisi Commodore 64, en çok satılan bilgisayar (şimdiye dek 17 milyon satılmış). 8 bitlik 6510 mikroişlemci, işletim sistemi BASIC, 3 kanal modülasyonlu 8 oktav SID ses çipi emsalsiz. Görüntüye bakıyorum, o sesin kulağımı çekiştirmesine, hani ruh dedikleri o mavi şeytanı bilmem hangi hileyle 64 KB’ ın içine kıstırmayı becermiş adamlar. Şimdi yüzüne bakmadığım soğuk nevale bir dizüstü var evde, az nasip alsın da adama dönsün diye verdim emülatörü, ekranı tümden maviye boğdum geçen hafta. Teknoloji mi fazla geldi, biz mi noksan kaldık bilmiyorum; gecenin bir yarısı Pac-Man’ i dehlizde gezdirirken nereden firar ettiğim, nereye gittiğim aklıma bile gelmiyor.

Bizimki hakiki aşk olmalı. Bir türlü kavuşamadık, tasviriyle yetinip uzaktan uzağa sevişiyoruz halen. 

 
 
 
Picture

1. Dur öpücem...
Öylesine bir gezinti sırasında, Nobel alacak bir fikir yakalamış edasıyla aniden durup saçları öpe okşaya bir öpüşme başlatmak eğlenceli olabilir. Bu tür öpüşme, yer yöre gündüz gece değişkenleri yönünden dikkatle tahlil edilmeli, kamuya açık alanda adaba mugayir hareket kapsamında olup olmadığı mutlaka anlaşılmalıdır.

2. Alt duduş
Adamım benim domuşuk Sevim’ in favorisi, yancı Ulvi’ nin alt duduşu. Üstten alta, alttan üste değiş tokuş esasına göre uygulanan tekniğe, Duman grubu solisti Kaan Tangöze’ nin “ısırır ısıtır dudakları, ıslak ıslak öpmek gerek” tesbiti uyarınca küçük ölçekli ısırıklar da eşlik edebilir.

3. Kulak küpesi
Yaramazlık yapanların hala kulaklarını çekiyorlar mı, bilmem. Kulak memesi ve civarının öpülüp okşanması büyük dikkat gerektiriyor. Öpenin nefes alışverişi, öpülenin kulaklarını çınlatabilir.

4. Ninja
Uyuyor ya da uyukluyor, dünyadan haberi yok. Sessiz adımlarla yaklaşıp hafif tertip öpüveriyoruz. Önümüzde iki seçenek var; mükerrer öpüşle uyandırabiliriz veya kelebek hafifliğinde bir öpücüğün ardından olay yerinden ayrılırız, kimsenin haberi olmaz.

5. Gözümsün
“Şehvet bir yana kalsın, öyle seviyorum seni” demenin yolu. Gözler kalbin aynası; aynanın örtülü olması muhtemel kazadan kaçınmak için önemli.

6. Eskimo
Arizona Dream’ in hikayesine vesile olan, donma tehlikesi geçiren avcıyı eşi burnuyla ısıtarak hayata döndürdü. Burunların birbirine yavaş yavaş sürtülmesiyle uygulanan böylesi öpüş, aşırı soğukta, dış mekanda güvenle uygulanabilir; mutedil sıcaklıklarda buradan alt duduş tekniğine geçilebilir.

7. Üflenti
Islak öpüşün peşisıra yakın mesafeden nemli yüzeye üflemek, buharlaşma katsayısını ani olarak değiştirir; ısı kaybının yarattığı kolonya hissinin baştan çıkarıcı etkisi üzerine sayfalarca makale yazılabilir.

8. Bademcik
Dil, dudak, yanak ve damağın tümünü içeren Fransız öpüşmesine biz “bademcik ameliyatı” diyoruz. Opiorphin’ in morfinden 6 kat daha etkili olduğu hatırlanacak olursa bu benzetme çok isabetli.

9. Isıl değişken
Serin bir şeyler içmek, bir parça buzu dilde gezdirmek ve değiş tokuşa girmek, ısıya bağlı gelişen kimyasal tepkimenin tüm seyrini keyif yönünde değiştirebilir; özellikle yaz sıcaklarında serinletici etkisi kanıtlanmıştır. Öte yandan soğuk havalarda, ısınmak maksadıyla sıcak yiyeceklerle uygulanması acılı sonuçlara neden olabilir; bu durumda aromatik öpüşme yoluna gidilmelidir.

10. Aromatik
Ağzı yakmayacak sıcaklıkta içilen salep, kahve, kakao gibi baharlı karışımlar, bademcik ameliyatına başlamadan önce sterilizasyon sağlar, dil ve damağın tadını olumlu yönde değiştirir. Aromatik teknik her tür içecekle uygulanabilir; Battal Gazi’ nin ustası Hammer’ in zamparalık esnasında sevgilisinin göbek deliğinden şarap içmesi, şimdilerde esamisi okunmayan ama geçmişte sık uygulanan, güzel hanıma iltifaten stiletto’ dan şampanya içilmesi de aromatik teknik kapsamındadır.

11. Mevsim meyvesi
Dudakların arasına kıstırılan sulu çilek, diri üzüm gibi meyvelerle başlatılan bu öpüşme son derece sağlıklı ve doyurucu; işin içine yerine göre fındık, fıstık, kuru üzüm vb. katılabilir; iki ucundan emilen spagettinin dudakları buluşturması gibi çeşitlemelere de gidilebilmesi mümkün.

12. Yangına benzin
Isıl değişken yaklaşımının uzak mesafeli bir uygulaması olan ecnebi menşeli bu yöntemde, lezzetli bir içecekten bir yudum alınıyor ve hedef dudaklara damlatılıyor.

13. Zırva
Sözün bittiği yeri temsil eden öpüşme sırasında karşılıklı zırvalamak epey eğlenceli. Seçilen zırvanın öpüşmenin hissiyatına eşlik edebilecek nitelikte olması önemli, işi kuantum mekaniğine kadar vardırmamak ve karşılıklı iltifatla yetinmek en doğrusu.
 
 
asmak isterseniz - ki bazan şiir yasaklansa da kurtulsam diyorum- bu grubun adı "acıbadem ve çitlembik" olsun. biraz ara vermeliyim bu şiir şuur işine... yoruldum diyelim amma buralardayım. (istişare yoluyla yollamayı denedim de olmadı gibi, bu sebeple bir iki rahatsızlık vermiş olabilirim, affola) selamlar, mengü
 

me di teryan sancı

çok gibi bulursun da can

bir durak değil ki bu yolcu

sahili inci kumsalı dilenci

beklerim geçici dünyayı hancı

 

sevişme

sevişince

ne sesi ne nesnesi olmadıydı yazın

menzilden sapmışım sessizce kışın

ne bir kişi ne de bilir kişi

işim yoktu ve her şey çoktu

şimdi bir karar bir düşünce

bir inat bir ücret ve bir cüret uzağa

mümkün ki hepsi bağlı

amma menzil farklı

ne kavram ne düşünce

aklın üşüyünce ve de yoksa hissin

ister git yat noksan geberebilirsin

 

24

çıplakken

güneşi doğuracaktık sevgilim

kökler havadayken

yere düşmeyecekti yapraklar

yalnızlık alkışlayacaktı kalabalıkları

uzaktan el sallarken kışın

sobada yıldızları küllerden uçuracaktık

sessizliğinde günlerin

geceler boyu bağıra çağıra gülüşüp

akşamın çocuklarını doğuracaktık

alışkın olmayacaktık aşka

yaşadığımız her anı unutup

sadece birlikte sarılacaktık

dünden bugüne

hayata

 

dizgin

kaybetmeden bu hissi hiç

varlıkta yokluğa sadakat

yok sergileyen

çırp yoksulluğu boştan doluya

olan olmayanda canım

sözde sade bir resim

  

acıbadem ve çitlembik

bir ses duydum

sana koşmak istediğimde

ayaklarım

sana sarılmak istediğimde

ellerim

sana sevgimi anlatmak istediğimde

dilim

sana kendimi vermek istediğimde

bedenim

sana ne desem

ne taştan ne plastik ne çiçek

ağaçta bir kovuk toprakta bir çukur oyuk

sadece sunabildiğimse sesim

öyle uzak öyle yakın

bir bolluk bir boşluk

yine sen geldin aklıma

kaybolmayacaksın beyazda…

 

çivit köpük

çoşunca dalgalar

seker taşlar inceden

halkalar dağılır

yüzünde suyun

karışır halimiz

renkli tek resim

dahası da bembeyaz

dalgalanır inceden
 
 
Libertango

kaças

ne sigaram kaldı ne tütünüm

elimde sardığım ince kağıt

açmaya çalışırken yırtık

pırtık kenarından ayırıp

bir ince tutam döşüyorum

içre sızı

kulaklarımda şarkı 

yer karla kaplı 

kuşlar üşüşmüş

derken ürken ben

daha zıvanayı yuvarlamadan

kapıdan sesiyle bana bakan

babam

bir de şu sigarayı bıraksan

iyi olacak valla

he valla derken aniden

bilmem nerede zoraki emekliliği

beyan edilen ecnebi diyarlarda

bayan geçip giden yıllar

aklımda senin baban

kızım

n’oldu derken gülümseyerek

yalıyorum yapışkanı

gülümseme yüzümde

yüzeyde derin derin

dertler cevap veriyorum

ıtır bu demek öyle mi

sen sordun demedi başı bağlı  yolcu

ben limon çiçeği bilirdim bunu

dolmuştaki annesi üniversiteli kızın

makina mühendisliği altında

bana teyzeyken anne yavaşça

kucakta ağlayan bebe

madende ölen baba

sokakta yürüyen işsiz

gözümde aşkın şekli

bir filmin adı

bugün yine akşama gülümserken

aynı adlı başka dilde bir filmde

ne sigaram kaldı ne tütünüm

kar gözümde ve şemsiyeden damlalar

mahalle bakkalında sigara

aklımda nicedir niceleri

tütün ve bir de saçaklı  kristal

sen sıcak

bilir misin

ne sigara ne tütünüm… 


  


is

severim dans ederim

kıymetin bilmukabele

cenaze törenime katıldım bugün

kıyamıyorum sevdiğim söylemeye

sen varsın diye dedin her-şey var

az değilsiniz de seviyorum anca

kıyamıyorum sevdiğim söylemeye

ne sana ne ona ne de ötekine kıyamıyorum 
 


sevsen sokağım 


damla damla nerden gelir aklıma birden

yaşmak senin

yüzünden

uzaktan gördüm resmini Rasim

aklımda sen

koynumda başkası

eli varken 


sepen 


ne kedi

ne köpek

istemez kat’i suretle

bilerek ölmek. 


k 


ışık hızında

bir çarpışma anı

özün nesi nesnesi

nesnenin nesi özü

söz sana kan çıkmaz

düşünce düşünce

sen de seversin bulduğunda

bu bendeki kanı

---

şiir bana sorsan ne yok ki kıymetli bir okura sorsan ne var ki bunda hayatım!

elimden gelen… 


hep

ben de ölen çicek bir umut verir aklın evladına 
sizde isimsiz alır anonim adının kıymetini

 
 
Bizim çevirmenler bir alem, “string” kelimesini nedense “sicim” diye çevirmişler. Oysa teorinin sicimle yakından uzaktan ilgisi yok (sicim veya iplik, eğer mayolarda iç çamaşırlarında kullanılan esnek likradan içeriyorsa o zaman başka, çünkü burada kastedilen string, titreşen, uzayıp kısalan, enstrümanlarda kullanılan tel anlamına geliyor). Ama “tel” de hakikaten pek kuru kalıyor, havası yok. Bu durumda önerim, had safhada hınzırlık içeren bu yaklaşıma Y teorisi demek; Y harfi, dikkatle bakıldığında likralı string çamaşır görseli içeriyor, ayrıca üstü kapalı vaziyette “yersen” çağrışımı da yapıyor ki çoğu bilimci yönünden teori pek yenilir yutulur lokma değil.

Newton’un icat ettiği klasik fiziğe göre madde parçacıklardan oluşuyor. Kuantum mekaniği ise maddenin dalgalardan ibaret olduğunu söylüyor. Y kuramı ise maddeyi son noktaya kadar soyarsak elimizde string (Y) kalacağını söylüyor. Bu Y, son derece küçücük, hatta tek boyutlu olup çeşitli biçimlerde katlanıyor, titreşiyor, esniyor, eğilip bükülüyor. Biraraya toplanan Y stringleri, maddeyi oluşturduğu yetmezmiş gibi yerçekimi etkisini ve kuantum belirsizliğini de üretiyor: Y, her işin başı.

Y teorisyenlerine göre, maddeyi oluşturan temel parçacıkların birbirinden farkı yok; 10^-35 metre  boyunda ufacıcık yapıların enerji farkı, değişen titreşimlere neden oluyor, hepsi bu. Telin boyu değişince, enerjisi azalıp artınca verdiği ses, dolayısıyla görüntü de değişiyor; proton da nötron da, kebap da şarap da aynı malzemeden, Y’ den teşekkül ediyor. İyi güzel de, bunu nasıl kanıtlar, hangi hile ile Y’yi laboratuar ortamında görebiliriz? Yanıt şimdilik olumsuz; metafor çamaşırın tasarım parametrelerinden biri de bilindiği üzere, hiç görünmeden mümkün olduğunca çok göstermek. Bir teselli: CERN’de çalışan bilimciler, tezgahladıkları parçacık toslaşmaları sonucunda Y görebileceğimiz konusunda epey iyimser.

En, boy, derinlik ve zaman diye bildiğimiz dört boyuta altı boyut daha ekleyen on boyutlu Y teorisi yetmezmiş gibi bir de son zamanlarda M teorisi çıktı. Mucidi Edward Witten “M” ismini “mystery, magic, matrix, mama” anlamlarını kastederek koyduğunu söylüyor ama yemezler. M harfi de fena halde çamaşır görüntüsü veriyor; yalnız bu defa stringe kıyasla ağ kısmı daha derli toplu, üçgenimsi bir yüzeyi var. M kuramı stringlere sınır olmadığını söylüyor: Yeterince enerji verilen tek bir string, ince bir düzlem, zar, membran halinde esneyip genişleyerek tüm evreni kaplayabilir. Böyle olunca dört boyutlu olan beş boyutlunun içinde, beş boyutlu olan altı boyutlunun içinde sepeserbest dolanabilir. Daha fazlası, başka evrenlerin varlığı, hatta bildiğimiz evrenin bunların yansımasından veya çarpışmasından ibaret olabileceği sonucuna giden paralel evren klişesi: senden nefret ediyorum diyorsun ama bana zilzurna aşık olduğun, ayılıp bayıldığın bir evren var şekerim, buna ne diyeceksin?

İnsanın hominid atalarından geldiğini öne süren, türlerin seçilim mekanizmalarını açıklayan evrim teorisi tartışmasını henüz makul sonuca bağlayamadık. Evrim teorisi, yukarıda değindiğim Y – M evren teorilerine kıyasla pirüpak mis gibi berrak zemzem suyu sayılır. Tanrının zihninden ne geçiyor ? sorusuna odaklanan, evreni titreşen tellerin çaldığı notalarla açıklayan, üstüne bu enstrümanlarla daha ne besteler yapılır diyen, her şeyi bir çırpıda, tek kalemde açıklamanın peşine düşen bu ayıpçı teoriler, modern fiziğin ulaştığı son menzili temsil ediyor. Daha fazla yoldan çıkmak için tek yapmanız gereken, köşe bucak nerede string olabileceğine kafa yormak, kendi benzetmenizi üreterek fizikçilerin ürperten çabasına katkıda bulunmak. Üstüme düşeni yapmış olmanın huzuruyla işte şimdi yazının titreşimini söndürebilirim: Sus.
 
 
Picture



al da oku...

bekledim, bekledim, şarap şişesi bitsin de nefretim taşsın diye. evet, nefret ediyorum ulan, ademden, medeniyetinden, ahlakından, mevcudiyetinden, dininden, töresinden... kahrolsun adem evladı, yansın, cehennemin kör çukurlarında yansın! mezardaki ninesi, beşikteki bebesi, hepsi. evi barkı yansın, kül olsun... izi kalmasın. ne imiş dertleri, türkmüş de, müslüman mıymış da, vay anam vay... benim için farketmez, türkü, müslümanı, gavuru, urumu... hepsi yansın... kendinden başkasının açlığını umursamayan, hayatına kıyabilen, hepsi kahrolsun! şuncaazın çektiği acıyı, yalnızlığını, kimsesizliğini kim bilebilir, kim hissedebilir? sikeyim kahpe dünyayı!

hayvan iken ne huzurluydum be, insan oldum, mutsuz oldum...

kalbim sıkışıyor, ağlıyorum, ciğerlerim yetmiyor gözyaşlarıma... mutsuzum, uyuyamam geceleri bir süre. sonra, her insan gibi çamurdan yaratıldığımdan unuturum, umrumda olmaz. ya o anasının yanında onsuz kalan yavrusu? o ne yapsın...

 
 
sıkı çalıştım, sabah 5 - 6 gibi eve, biraz uyuyup tekrar işbaşı. bu saatlerde trafik sıkıntısı olmuyor, sadece hırsızlar ve köpekler. onlar uyumak için güneşin yükselmesini bekler. son güne kadar devam etti bu mesai, 31 aralık günü öğlene doğru teker kesen uçakta gözümü açacak halim yoktu. o baygınlık 3 gün devam etti. mutad kontrollerin ardından ilk farkettiğim, sersem yolcuların arasından süratle uçan kızlar oldu. patenleriyle periler gibi, melaikeler gibi kaya sıra yerlerden çer çöp toparlıyorlardı. kontrollerin ardından çıkışta toplandık. şehre gidecek otobüse bindik. rehberin ürküttüğü türkler, hemen yakında sahibi türk olan bir casinoya gittiler, biz derhal oradan ayrıldık. çekler kabadır, çekler bize benzemez, çeklerle yüzgöz olmaya gelmez deyişinin ne kadar martaval olduğunu daha aradan beş dakka geçmeden anladık. ilk durak, en yakın içki dükkanı. raflar ağazından boğazına envai çeşit içki, bilhassa absent ile dolu. gözüme cannabis beer çarptı, tamam dedim bunu tadayım ilk. praha old city' e giderken şişe bitti, çöpe atayım derken iki çulsuz yanaşıp yekten para istedi. o iş kolay, torbayı tarif edin dedim. düştüler önümüze, iki köşe döndük chapeu rouge diye bir yer. beyle kolay bulanda tadı kalmıyor, lezzetinden kaybediyor birader. eiffel ve mujik' i dehledik, bu şehrin eroinmanı bile bu radde kibarsa bize hiçbişe olmaz deyip toptan saldık. bira 20 kron. wiener 20 kron. old prag ham dedikleri çevirme domuz budu 20 kron; bizim bir lira 10 kron oradan hesapla artık. meydana sahne kurmuşlar, çalıp söylüyorlar. gözümüz bina, kilise, taş işçiliği, kristal, tertip düzen ve estetikten zate anında doydu. kafanı nereye çevirsen sanatkerane bir marifet,eyle ki sanat gökten başlıyor kilisenin kulelerinden, oradan duvarları köşeleri inip rögardan dehlize, mahzene gidiyor; sonu durağı yok. biz osmanlı ile öğünürüz 600 senelik imparatorluk dei, bunlar tek kiliseye o kadar sene vermişler, ayrıca hala orada, dimdik ayakta. praha' nın hususiyeti, türk ayağı değmemiş olması. viyana' ya toslayıp ordan tornisten dönmüşüz, halen o dönüş bitmek bilmiyor. ama belli, çok korkmuşlar türklerden. hatta charles köprüsünde çok babayani bir osmanlı paşası var, beyle eğri saldırması belinde, göbek kavi bıyıklı filan. düşman saymış, ama dürüstçe çizmişler türk resmini. bizde buna benzer bir portre, bir heykeli geçtim, tek satır yazı hatırlamıyorum. insan uzak memlekete gidende başka gezegene gitmiş gibi oluyor bir bakıma, her şeye şaşırıyorsun yeniden doğmuş gibi oluyorsun. prag ama, doğduğum şehre pek uzak değil, kuşbakışı ikiyüz km filan arası. resim çekiyoruz arada, mis gibi budwar içiyoruz, yılan gibi ablalar, koçyiğit abiler var tıklım tıkış ve şaşılacak şey, kimse kimseye bir tacizde bir teğette filan bulunmuyor. prag polisi çok efendi, olanı uzaktan dikkatle takip ediyor, normalde tazyikli su biber gazı kullanmak gerekirken kılını kıpırdatmıyor. sovyet zulmünden geçmiş olan yerli halk, şimdi herşey serbest olmasına karşın ölçüsünü kaybetmiyor. her köşede
sıcak şarap, kumarhane, kerhane, bir kısım cıvır o serinde göt baş açık dolanıyor, gelip halleniyor bir yerde ama kimse kimseyi hiçbişeye zorlamıyor. herkes sarhoş, kavga çıkmıyor. arabalar azami yirmi kilometre süratle
seyrediyor. nara atan sarhoş sana rastlarsa önünü ilikliyor, özür diliyor rahatsızlık verdiği için. o saatlerde taxim ahalisinin turist travesti demeden yakaladığını çimdirdiğini dönende öğreniyorum. bunlar hristiyan bile değil, nüfusun yarısı resmen allahsız ve kitapsız, biz müslümanız ve manzara ortada. biz müslüman filan değiliz, dine de kitaba da allaha da tırnak kadar kıymet vermiyoruz. bize ne denmesi gerektiğini şimdi söylemek istemiyorum, daha kızarsam sonra söylerim. geceyarısını geçe, rasgele bir caz bara iniyoruz. amcalar çalmaya ara vermiş, içerde biz hariç iki kişi daha var. bir absent isteyip yakıyorum. sonra program başlıyor. tekaütlerin çaldıkları ragtime, belki en son 50 sene filan evvel çalınmış kalitede, öyle bir tuşe, öyle bir hakimiyet. içtin tabe absenti, ne anlarsın cazdan demeyin. iyi müzik, daima kolay anlaşılır. görende bilirsin, ama iyiyi görmeden ömür de geçebilir, bilmezsin. bilmediğin sürece üzülmezsin, bişe olmaz. şimdi bizim buradaki sanatkarlar filan iki satır tanıyorum, bunların çeyreği olsalar sahneden üstümüze tükürmezler lutfedip. kibir yok. böbür yok. gayet sakin işlerini yapıyorlar. sabaha karşı otele dönerken kalabalık kalmamış ama sokaklar tertemiz. nasıl oluyor, temizlik işine bakan personel tertemiz giysileri, süpürgeleri faraşlarıyla sakin sakin çalışıyor. herhangi bir gece, çok geç olması gerekmez, dünya incisi dedikleri istanbul' un göbei, istiklal caddesi perişanlıktan geberir. yer kusmuktan, çöpten geçilmez. kıyaslamadan duramıyor insan, ulan bunlar neye beyle, biz neye bu haldeyiz. bu harika mekana girmek için neden 20 kron veriyoruz da istanbul' da en ossuruktan yere gitmeye kalksak zibilyon fatura ödemek gerekiyor ? neye kıytırık yemeğe bir çuval para ödüyoruz ? kıt değiliz, fakir değiliz, neden ? çünkü demin dediğim gibi, biz müslüman değiliz, hak hukuk ar namus ölçü hesap tanımayız, hiçbişeden utanmayız. gittiği yere kadar, oysa orada adam habire soruyor, nereye gidiyorum ne oluyor öyle mi olur böyle mi, daima hesap peşinde, içecek temiz su bile yok. bira 20 kron, su onun üç misli, oradan pay biç. otel odası bizim evden temiz, kalorifer sıcacık, havlular temiz ve burası ucuz, dandik otellerden biri. eşek ölüsü parasına değil. camdan bakanda, beşinci kat hemen karşıda binanın tepesine kıçı başı açık beş metre boyunda kız heykeli dikmişler. beyle terbiyesizlik olmaz. bunca heykel herhalde putperest mekke' de bile olduğunu sanmam. otelin altında thai masaj salonu, yanında kumarhane var; ne inecem dersen telefon var, çağar hepsi ayağına gelsin. o derece varlık, işte o halde özgür irade ortaya çıkıyor, neyi istediğini neyi istemediğini şöyle bir düşünüyorsun, kendine çeki düzen veriyorsun. o an, insan olduğunu, yaşadığını, hareketinin sonucunu, hakkı ve allah' ı ister istemez düşünüyorsun. ancak epey sarhoşum o esna, sızıyorum beş dakkaya kalmadan. sonraki gün, kaleyi kuleyi köprüyü, roma germen imparatorluğunun tüm heybetli yapılarını, masonların inlerini alametlerini, hitler' in en sevdiği manzaraya sahip olan kafenin terasını, lennon duvarını, ressamları, sokak müzisyenlerini, gulaşlarını .. artık ne kadar ne varsa kısmetinde görmek, bunları birer birer geziniyoruz. siftinirken bir headshop' a denk geliyorum, ömrümde bu denli nargile, bong, kağat ıvır zıvır birarada görmedim, hem ne kadar güzel işlenmişler olacak gibi değil. hatta kardeşim, hani sevil atasoy' un bahsettiği spice zıvırtısı vardı ya, avrupa' nın cümle memleketinde yasak olan nane, işte onu da serbest satıyorlar. aldım bir paket tabi, iki de bong, görsen çok feci çok bitirim şeyler. onca ortaçağ süsünün arasında müzeler, işte şurada mozart' ın piyanosu, naha burada kafka osurup gezerdi, beriden beyle nazım geçerdi, işte yahudi mahlesi, işkence ve sikiş aletleri müzesi, pastane kestane dostane mestane filam derken üç gün şeker gibi geçti, ne memleket derdi ne siyaset gamı kederi. mis gibi tertemiz dönüyoruz istanbul' a, terbiyesiz türkler ölçüsüz ahlaksız türkler servisten aldıkları beleş içkileri zıkkımlanıp 10000 ft irtifada rezilliği ele alıp höykürmeye, rezilliğe başlıyorlar. prag' a giderken kuzu gibi çükü kalkmaz, ağaz bıçak açmaz olan müslüman türk döneriken alıyor sazı eline, olmadık süprüntülüğe çal ha çal; hatta arada kalan, uyuyamıyoruz ne olur sussanız diyen bir japonu bile paylayıp azarlamadılar mı ? garip samuray sinirinden tavan ışıklarını yumrukluyordu, bunlar yarım ingilizceleriyle ona sövmeye berdevam. inende istanbul bir yana memleket hepten düştü gözümden, burada bizi sike sike aklımızı almışlar senin anlayacağın, iyiyi kötüyü ayıramaz hale  gelmişiz. ne konuşsak boş, neyi ölçsek yanlış, allah bir desek o da makbul değil; allahtan korkmaz kuldan utanmaz türk, o götveren ismet' e de söyleyin sıkıysa bir de bunu yazsın, bıraksın istiklal marşının yakasını, marşı biyeli hepten dağıtmış bu leş böcülerine din, iman, dil, vatan filan vız gelir tırıs gider. suphi kardeşim bana kızacak, olsun varsın, içimden geleni gördüğümün azını yazdım, keşke daha yazabilsem, anlatabilsem ama şu saat itibariyle pilin dibi göründü, müsaade isteyip çekileyim. sevgiler, selamlar azizler. hepinize hayırlı seneler.
 
 
Türkler dediğimde göndermelerim
Süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
Kapsadı kapsayacak
Sanıyorsan yanılırsın
Türklük şiir
Türkün eni Türkün boyu
Müslümanlığı kadar
Baksan bulacak mısın
Koskoca İstanbul’da
Nef’î diye bir semt
Ama Bayram Paşa var.

Kaynakca: Bu epigram ilk kez 8 Nisan 2005 tarihinde ismetozel.org'da yayınlanmıştır.