bölüm 1

Kadın masayı gözden geçirdikten sonra tek eksiğin kendi kahvesi için ısıtması gereken süt olduğuna karar verip arkasındaki tezgaha döndü. Sağdaki dolabın alt bölmesine eğilip karton kutuyu alırken üzerindeki tuniğin yakası omuzunu açıkta bırakacak şekilde hafifçe kaydı. Doğrulduğu an, adamın iki elini arkasından beline dolanmış, dudaklarını ise omuzunun üzerinde hissettiğinde bir süre duraklayıp, şaşaladı. Boş bulunuşunun tesiriyle yüzünden belli belirsiz bir gülümseme geçti. Bu kadar sessiz ve kısacık bir sürede yaklaşması heyecanlanmasına sebep olmuştu. ‘Bak şu işe! Kahveden önce senin tadına bakmak geldi içimden’ diye fısıldadı adam. Ilık soluğu boynuna ve kulak memesine çarpıp havada dağılırken kadının bütün bedenine hızlıca yayılan iç gıcıklayıcı bir ürperti bıraktı... Adam onu elleriyle kendi bedenine doğru bastırırken, elindeki süt kutusunu boş tezgahın üzerine sarsakça koyuverdi. Kıpırdayamadığı yerde, elleri tezgaha dayalı, kıskıvrak yakalanmış bir avın ürkek yürek çarpıntılarını duydu içinde. Boynundan yukarı doğru avcının katettiği hat üzerinde burnu ile belli belirsiz dokunuşu, kokusunu içine çekişinden sonra dişleriydi artık çaresiz ve sabırsızlıkla beklediği. Boynunu biraz daha sola yatırırken bu bekleyiş dışında başka hiçbir şeyi düşünemedi.


Onların duymadığı uzak bir radyoda o esnada Santana ve Mana’dan Corazon Espinado çalıyordu. Günışığının iyiden iyiye evlere dolduğu, enerjinin harekete dönüştüğü saatlerde adam sabahların bedenine kattığı ayılmayı seviyordu. Yeniden doğmak varsa olsa olsa böyle bir şeydi. Tuniğin altında dokunduğu çıplak baldırların titrediğini hissederken avına herhangi bir şans vermek aklından bile geçmiyordu. Etin taze sıcak titreyen halini hissetmenin bir avcı için ne demek olduğunu, üzerinde nasıl bir karabüyü etkisi yarattığını istese de anlatamaz, ancak avın gözündeki yansımadan kendini eleverebilirdi. İşte ete duyduğu açlık yüzünden o yansımadan gördüğü kendi çaresizliği avcının tam da o esnada üzerine çok kısa süren bir zayıflık anı peydahlardı. Avın o şansı değerlendirip canını kurtarmak için deneyebileceği belki de tek fırsat anı! Doğa fırsatlar sunardı kullanmasını bilene! Av da o sırada avcının titreyişlere muazzam bir hayranlıkla takılıp kalışını fırsat bilip bu şansı değerlendirebilirdi. Fakat yine sonunda avcı o karabüyüden kendini çekip kurtardığında doğanın dengeleri ekseriyetle avcıdan yana olurdu. Av da zaten şansı değerlendirememenin sonucu kaderine razı olma hali içinde son nefesi vermeyi kabullenirdi.

Avının ince uzun boynunu seyretti önce yavaşça bir yana ittiği koyu kahve yelelerin ardından... Onun omuzlarını kavrarken o boynu yakından kokladı sonra. En nihayetinde otomatik bilinci ellerini tıpkı hayatın ilk dakikalarında olduğu gibi bedenini doyurması için bulmak zorunda olduğu yuvarlak hatlara yönlendirdi. Bilinçaltında doymanın özü birdi. Yumuşaklıklarını, sıcaklıklarını avuçiçlerinde hissettiğinde içini bir tür sakinlik, bir kaleyi ele geçirmenin şevki doldurdu. Kalenin teslimiyeti anında iniltiler duyuldu yaralının gırtlağından.

Artık ne zamanın nanosaniyelerle ifade edilmesinin ne de av ile avcının besin zincirindeki yerlerinin önemi vardı. Tabiatın karşılarında nasıl bir tezgah kurduğunu tartmadan doymaya kurgulandılar. Bilinçaltında avını diğer muhtemel avcılardan koruma güdüsü hakim olduğundan, onu tutup güvenlikli bir yer olan tezgahın üzerine oturttu. Süt dökülüp saçıldı her yere. Sonra pençeleriyle yırtıp parçalama, dişleriyle eti ısırıp çekip kopartma isteği doldurdu içini...

Üst kattaki mutfaktan gelen seslerle ürperdi kadın. Yalnız başına olmasına lanetli bir küfür savurmanın derdindeydi. Sabahın o saatinde hala eve gelmemiş kocası hakkında daha önce defalarca yaşadığı gibi hem endişe hislerine kapılmanın, hem isyan duygularıyla sarsılmanın, hem de her defasında bu tereddüdü yaşadığı için kendisini suçlamanın gel-git’lerini yaşıyordu yine. Her seferinde işittiği yalanlara inanıyor gibi yapmanın bünyesinde yarattığı aldatıcı gücün aslında bir çaresizliği temsil ettiğini açıkça çok derinde bir yerlerde biliyor olmasına ise sunturlu bir küfür daha savurdu. Hepsi yetmiyormuş gibi bir de üzerine ayları bulan beden tatminsizliği biniyordu, ruhunun bu siklotimik karabasanları yanısıra. Kalorifer borusunun yanına yaklaştı, kafasını kaldırıp üst kata devam eden borunun içinden geçtiği beton zemindeki aralıktan yankılanan sesleri dinlemeye koyuldu. Onları gizlice dinliyor oluşunun gerisinde hissettiği utanç, heyecan, suçluluk duyguları içinde farkında olmadan derin bir nefes alıp verdi. Hızlanan kalp atışlarının yanısıra dudaklarını ıslatma gereği duydu. Boğazı kurumuş, bedeninde tek bir noktaya çok uzun zaman öncesinden tanıdık gelen bir zonklama hakim olmuştu. Bulunduğu yere çökercesine oturdu. Gözlerini kapatıp duyabildiklerine konsantre oldu. Üzerinde bulunduğu taş zeminin, sırtını yasladığı duvarın soğuğu bedenindeki uyarılmayı tetikliyordu.

bölüm 3

 


Comments

Sahlanankoc

Tue, 21 Apr 2009 06:25:57

takip eden konuya sahip dizilerde hazırlık bölümleri olur.. geçiş bölümü de derler.. esas olarak içinde pek birşey yoktur.. ancak bir sonraki bölüme zemin hazırlar.. kimi senarist bu geçiş bölümlerini renklendirir bir iki tavana vuran merak öğesi yahut köklü değişiklik işareti ile.. kimisi de altyapıyı kurar sade..

bu hafta böyle geçti.. önümüzdeki haftaya dair beklentileri artırarak..

 

inan6666

Wed, 22 Apr 2009 01:25:16

postacı' da bir tezgah sikişi vardır akla zarar. filimin bir de çakmasını yapmışlar sonradan, ama bu sahnenin daha iyisini çekmişler. sütler döküliye, unlar apak savruliye, cezveler tavalar şangırdiye. yine de monica' nın ırzına geçilmesi ile kıyas kabul etmez. beyle yazı okuyande bak şimdi yazasım geldi. iyisi mi acephale meselesine döneyim. kafamı kesmek tasarlıyorum o sebepten.

iyi gidiyor silky kata. merak ediyorum istimi nereye bağlayacaksın. bir de kalamar dolması nasıl yapılır onu merak ediyorum kaç gün oldu harekete geçmedim. gözümü kararttım ama, gidip alicam bugün. pek bilinen bir yemek deil. peynirlisini yemiştim. niye anlatıyorum ? çünki duyduğumuz, bildiğimizi sandığımız kimi hususiyetleri var hayatın, hakkında ukalalık ediyoruz çekinmeden. o ise hadi anlat, hadi buyur yap deseler şişer kalırız. işte bu yazının en büyük meselesidir. yazı anlatır. iyi de, bilmeden duymadan tecrübesiz halde ne anlatır ? hiç işte. safi zevzeklik. cenabıhak bizi onceizlerin yazı şerrinden korusun.

düneysi aklıma geldi göte dua yazmak. vazgeçtim. ama yazsa idim herhalde bismillah rabbim sana şükürler olsun bu götleri biçim biçim yarattın. kullarını bu mucizelerini görecek gözlerle donattın. hamdolsun. gibi gide bilirdi.

allah büyük. hikaye şahane. yorum berbat. bağışla silky kata.

 

silky kata

Wed, 22 Apr 2009 06:01:03

bataille da zipsofist gezerdi. sevmezdi yasağı, sansürü. diline ahenkle geleni dökmüştü satırlara. insanın bilip de yadsıdığı, kafasını bir tarafa çevirdiği ne varsa cesurca ele almayı denemişti. ne korkardı insan kötülükten? eninde sonunda kendi içinden gelmez miydi insanın, iyilik de kötülük de? nüve aynı bedende yeşermez miydi? 1957 basımı l'Erotisme'de şöyle der; "aşk içinde yahut ölümcül de olsa farketmez: her iki durumda da vücutlar bir şiddet formuna kucak açmış sayılırlar."

yazı anlatırken kendinden geçmiş halde sayıklıyorsa fena tabii. ama yazının bilinç ile okuyanı ağulamayı güderek anlattıklarına da dikkat etmeli. bünyenin taşıyamayacağı kadar ağır gelme ihtimaline karşı bünye kendine gerekeni dikte etmelidir. yazı rüzgar misali eser, geçer, o esintiye maruz kalıp çarpılmamak için önlemi alacak olan yine bünyenin kendisidir.

bak demiş, hazırlık yapıyor bu yazı, altyapı kuruyor, diye. doğru demiş. bu bölüm kondisyon tutuyor. hazırlanıyor. siz de nabız kontrolünü ihmal etmeyin.

 



Leave a Reply