hazreti pir sultan cehennemde ateş yoktur, herkes kendi ateşini yanında götürecek dediği doğrudur. içimizde cehennemler gezdirdiğimiz, gündelik hesaba ömür tükettiğimiz, arşa doğru göt verdiğimiz, aldığımız nefese şaşırmayıp verdiğimiz kuruşa acındığımız bir hayat yaşadığımız doğrudur. şunca içerimizde saklı bütün yalanların parlak, kalan hakikatlerin puslu olduğu doğrudur. bu otelin cehennem taslağı olduğu da doğrudur. emekleri ile yaşayan cahil insanların kem akılları ile servet biriktiren sinsi alçakların kölesi olduğu mutlaka doğrudur. açık büfe akşam yemeği servisinde süratle içip tıkınırken herifin birinin boğulma tehlikesi atlattığı, koca göbek çelimsiz bacaklarını havuza doğru beş dakka müddetle titretip orta yeri sıvışık açık büfe sınırsız kusmukla süslediği doğrudur. bunca çatlayana kadar yiyen insanın kimbilir nerede birinin açlığına sebep olduğuna kafa yormak da doğrudur. bu otelde doktor bulunmadığı, müdürün konsomasyona garsonların animasyona çıktığı doğrudur. bu otelin havuzbarında sağ ayağımın ıslak zeminde 18 saat ayakta çalışmaktan su topladığı, birkaç gün geçmeden bezenin patladığı, açık yaranın bir türlü kabuk bağlamayıp nihayet sızım sızım sızlayan bir iltihaba terfi ettiği doğrudur. burada geçirdiğim 24 günde toplasan 48 saat uyumadığım da doğrudur. nihayet istanbul’ a dönen otobüse biner binmez koltukta sızdığım, zifir zehir baygınlıktan ancak sabah 7 gibi şehre girerken uyandığım, içimin kamaştığı, evimi özlediğim çok doğrudur.
korsan barbaros’ un has adamı turgutreis namile maruf semtte üç hafta süren turistik aşkiyalığım işte böyle ilk iş merkez eczanede antibiyotik reçeteyi yaptırmak, bilahare ufak ıvır zıvır çerez şu bu alışverişin ardından sürüne sürüne eve varmakla nihayet buldu. ilk adım izlenimleri: b-612 olağan seyrinde. güverteye adımı atmamla minnak ev canlandı. ışıklar fısırdadı, televizyon sevindi. ışıklarını yakınca balıklar titreyip kıpraştı. canlı cansız bütün ahali tekmil verip selam durdu.
iki lokma atıştırdım. kahveye su kaynattım. nah beyle serçe parmaamın ucu kadar antibiyo hapı yuttum yutkundum. attım elimi, akvaryumun yan yerine sinmiş baba zulayı patlattım. uykumun kalanına harika perdah oldu, ızdırabı dindirdi. geçen perişan günlere güle geçe zarıl zarıl varmışım rüya keranesine, rabbime şükürler olsun.
senin döşeğin neresi ? nereden geliyorsun ? derdin mi var ? neyi yazacaksın ? kime yazacaksın ? kime yazacaksın ?
ağrıların nasıl dinecek ? kenevir telkinile dindirdiğin sızıların neye dönecek ? ne olacaksın sen ?
anan görse şu halini, parmağınnan kibar tuttuğun cigaranın külünü halıya silktiğini, ruhunu ciğerini haybeye siktiğini görse öbür memesini kahrından kendi keserdi, eyle mi ?
baban kasap sen kasap, başka mesleğin de yok. sabahtan akşama baştan ayağa kes kendini, cızbız pişir ye. aç açıkta kim varsa ucundan onlara da pay et. şu cigaradan aldığın ders, yoksulluk yoksunluk kimse çekmesin, ne olduğunu öğrensin diğerkam olsun.
şeher bu fikrin üstüne kurulmadı olm. gez dünyayı, bak kimin evini çepeçevre duvarla çevirmişler, kim kapının önüne minder atmış çiğdem çitliyor ? kim zengin kim fakir ? neyi yazacaksın fuckara ?
üstadın söylediği, dil yazıya düşmeden önce düşüncede karmakarışık olması var ya hani, buradan başlamak epeydir aklımda. karmakarış serseri serimi izleyen bir dertoplanma, intizamlı muteber bir yazının sisin içinden sıyrılıp çıkan herhangi ne gibi belirmesi ne kadar mutlu eder okuyanı kimbilir. değdi be, epey yordu ama değdi. eliot ne teori geliştirmiş dil yazı için? şimdi ağdan tetkik etmek mümkün, bundan 5 sene önce hayal edilen ne varsa hepsini tümleşik teknoloji ile haddelemiş, pantolun göt cebine sığıştırmışlar. çok yavaşsın, kaç zamandır izmitli torbacının hasarlı eriksson’ u idare ediyor seni. bu durumda mecburen onun dili ile yazacaksın.