Devasa makineyi Karstadt girişinde gördüğüm an çarpılmıştım. Had safhada oburdu Pac-Man, tek turuna 1 DM istiyordu. Sabahın körü, okuldan hemen önce, annem ekmek almaya markete yolladığında, video kaset kiralamaya giderken mutlaka uğruyorum. Şundan bir tane eve alabilsem ne güzel olacak. Evdekiler huylanmaya başlıyor, harçlığımın tamamını ve daha fazlasını Sparkasse hesabımdan çekip Pac-Man’ a yedirdiğimi öğrenince istihkakı kesiyorlar. Sene 1980, Bielefeld’ in her köşesinde onlarca oyun konsolu var ama Pac-Man benzersiz.
Babamla Versicherungsanstalt’ a gidiyoruz. Upuzun saçlarını omzuna seren Fraulein önündeki daktiloya iki tıkılatıp şipşak çıkarıyor prim hesabını. Soruyorum, hesap makinesi diyor babam. Ekrana kenarından bakıyorum: açlıktan benzi sararmış Pac-Man yerine mavi bir kare, bir de peşpeşe giden sayılar. Sonraki gün etiketinde 500 DM yazan ışıklı bir daktilo görüyorum vitrinde, altına Commodore 64 yazmışlar. Yanında kasetler, birinin üzerinde Pac-Man resimleri. Olay çözülüyor, parayı toparlarsam bu iş olacak.
Olmuyor. Sene 1984, kesin dönüş. Çocukluğun renkleri soluyor; önlüğün siyahı, boynumu çizen yakanın beyazı cabası. Bir daha Commodore 64 lafını duymak için aradan üç sene geçmesi gerekiyor. Bir arkadaşın evinde varmış, istediği oyunu “yükleyip” istediği kadar oynuyormuş. Bir gün beni de çağırıyor. Teybe bir kaset takıyor, ekranda çizgiler kayıyor, ince bir tornavida alıp “bozulan kafayı” ayarlıyor. Şimdi tamam. Obur canavar atıştırmaya hazır. Daha Pac-Man şokunu atlatmadan River Raid gösteriyor, Miami Vice olmadı Ghost Busters da oynayabiliriz, sorun değil. Commodore 64’ ün marifetlerini görünce kafam fena bozuluyor, ruhum karışıyor. Hangi tornavidayı nereme sokacağımı şaşırıyorum.
Sabah akşam Commodore 64 sayıklıyorum, bizimkiler yola gelmek bilmiyor. Dersler için lazım diyorum, dayıyorlar boyum kadar Meydan Larousse oniki cilt birden. Hepsini okursam sıra Commodore 64’ e gelir sanıyorum ama nafile. Gitgide gündem değişiyor, Commodore 64 çaptan düşüyor; Sinclair daha iyi Amstrad çok feci Amiga ona beş basar muhabbetlerini dinlemekle yetiniyorum. Commodore 64’ e olan sevgimi yaşamak için daha aradan yirmi sene geçmesi, emülatör uygulamaları geliştirilmesi gerekecek. Üniversitedeyken ev arkadaşımın bir Commodore 64’ ü var, ondan öğreniyorum ki makine çoktan efsane olmuş; adına dergiler çıkarılıyor, bazı müzisyenler Commodore 64 sesleriyle şarkılar yazıyor, hatta çocuğun biri 1995 senesinde kıytırık 1 Mhz işlemcisiyle fbi arşivlerine girmeyi başarmış.
Silikon denizin amiral gemisi Commodore 64, en çok satılan bilgisayar (şimdiye dek 17 milyon satılmış). 8 bitlik 6510 mikroişlemci, işletim sistemi BASIC, 3 kanal modülasyonlu 8 oktav SID ses çipi emsalsiz. Görüntüye bakıyorum, o sesin kulağımı çekiştirmesine, hani ruh dedikleri o mavi şeytanı bilmem hangi hileyle 64 KB’ ın içine kıstırmayı becermiş adamlar. Şimdi yüzüne bakmadığım soğuk nevale bir dizüstü var evde, az nasip alsın da adama dönsün diye verdim emülatörü, ekranı tümden maviye boğdum geçen hafta. Teknoloji mi fazla geldi, biz mi noksan kaldık bilmiyorum; gecenin bir yarısı Pac-Man’ i dehlizde gezdirirken nereden firar ettiğim, nereye gittiğim aklıma bile gelmiyor.
Bizimki hakiki aşk olmalı. Bir türlü kavuşamadık, tasviriyle yetinip uzaktan uzağa sevişiyoruz halen.