Tavandan sarkan kablolarla neler yapabileceğime bakıyorum. Birine tüm ağırlığımı veriyorum. Sağlam. İlk kez odamın dışında çalışacağım için heyecanlıyım. Soyunuyorum. Odada yankılanan ezgiye uyup iyice sakinleşiyorum. Muntazam nefeslerimin ardından odadaki tüm görünür görünmez devinimi içimde kaynar vaziyette duyuyorum. Neredeyse coriolis etkisini bile farkedecek kadar uyandım. Odada ne varsa, ağar ağar kendileri olmaktan öteye geçiyorlar. Ötelenmiş bu yeni halde artık gözlemci de sabit değildir. Böyle keşmekeşte ancak seslere güvenilebilir. Şuna bak, bildim, dokundum sandığım her ne varsa bedenini bırakmış, sesten ibaret bir acaip olmağa dönmüş, bunlar birbiri üzerine kat kat gürültü ediyorlar. Bu anda, olur olmaz zamanlarda birdenbire beliren o bet sesin pürüzü kanımı donduruyor. En ufak harekete karşı koyan, kolunu bacaanı donduran, gideceksen alıkoyan, her nevi ispatı alelacele inkar eden, apaçık ne varsa üzerini örten domuzun sesini derhal uzaklaştırmam gerek. Ondan kurtulmalıyım. Olanı duru halde, nasılsa öyle görebilmek için ilk kez dua ediyorum. Gözümdeki perdenin idrakinde, kesif zifirden kurtulayım diye yalvarıyorum. Çok geçmeden karnımdaki düğüm kopup taşıyor, parça parça gelip göğsüme diziliyor. Gözlerimi ufuk hizasından yere indirdiğimde karşımda hilebazın kertenkele suretini görüyorum. Dizimden topuğuma, göz açıp kapayıncaya koşuyor habis mahluk. İki dönüyor, sonra kayboluyor. Onun gidişiyle, sesin kemik unsurundan kurtulduğumu anlıyorum. Sol kolumu kaldırıp tavandan aşağıya, sakin serseri vaziyette hemen önüme akan ince çelik kabloya doluyorum. Önceden hazırladığım boş düğüm bedenimin yarı ağırlığı ile esniyor, gerilip yükleniyor. Boşta kalan sağ kolumla çekiştirip iki bacağımı bağlı kolumun üzerinden arkaya aşırıyorum. Son olarak sağ kolumu bacaklarımın arasına kıstırıyorum. Şimdi ağar ağar hareket ediyorum, kendi eksenimde dönerken iki boyutta gidip geliyorum. Kablo bileğimi azrailin can tahsilatı hırsila kestikçe kesiyor. Kimseyi zorlamadığım beyle bet biçimde iken kaslarımın yırtılasıya gerildiğini, kemiklerimin oturdukları eklemlerden çok çok dışarıya zorlandıklarını duyuyorum. Nefes almak giderek zorlaşıyor. Başımı olduğu yerde tutamıyorum, ne kadar çabalasam kendi başına düşüp gidiyor. Gözlerim zonkluyor. Başlayalı birkaç dakika oldu ama buna daha ne kadar devam ederim, bir türlü kestiremiyorum. Kulaklarımın çatlak çançan uğultusu dindiğinde kavislenip bükülmüş omurumdan yukarıya hayalen patlayan sinir kamçısının sahici acısının yön vermesiyle şimdiye dek varmadığım bir hakikat tahayyülü düzlemine ulaşıyorum. Orada duyulan fiziksel acı, düşüncedeki ızdırabın yanında tüy kadar hafifliyor, neredeyse bedenimi duymaz oluyorum. Sorgusuz kuşatan hareketin bir parçası olamayacak kadar müdahale görmüş, epey müddet ince ince sakatlanmış zihnimi kendimden uzağa itmek istiyorum. Böyle böyle sesin acıtan zahmetinden kurtulacağımı hesaplarken ses odanın dört bir yanından, etimden kemiğimden dirilik bulup, bu defa beden kazanarak ortaya çıkıyor. Şimdi ses etile kuşanmış, götile döşenmiş sonu yok külli kata kulli bir surata dönüşüyor. Tanıyorum, biliyorum ne saydım ise bunların topunun karanlık, çirkin, hepsi bir yüzünü bir yerde görüp kaybediyorum. Kötülüklerin, suistimalin, her nevi beter iradenin kibiri dilimin ucunda, kör damak dalayan göz görür izan işlemez sinsi geometrik ifadesile büyüye küçüle, kara renklerden alacalı duraklara hızla, baş edilemez tesirine iyice hız veriyor.
O ara "firar mümkün değil, ne güzel" düşünüyorum.
Ses çığlığa dönüyor, yakacak kadar yoğunlaşıyor, yuvarlanan suratıyla hep sırıtıyor, bilmediğim, duymadığım çürük bir lisan ile zehrini zerke devam ediyor, hiç susmuyor, hiç susmuyor, mor dilini bir yandan ağazıma, içime ittiriyor.