dunia / inan6666 09/07/2010
 
Picture
dunia montenegro
90 70 100
165

evet kardeşim, sikertiler dunia' yı tam manasile. amceizini götceizine katıp karıştırdılar, sike sike buruşturdular caanım dunia' yı. eyle numaradan deil hemi de, ilk tesadüf ettiğimde nacho bunu vidaliyordu, yanısıra sweet sugar gevelerken. dur dedim kurcalayım nesiymiş; 5.7.77 tevellüt rio de janeiro, şimdilerde ikametgah barcelona çıkıverdi. imdb' den araştırırken 2010 senesi biutiful' da sahnesi olduğunu öğreniyoruz. biutiful, inarritu' nun yeni filimi; başrolde vicky christina barcelona' da sikertirler canısı scarlett' i badem gibi penelope' ye meze yapmış hayvan antoniyo javier bardem oynuyor. kaç torrent denediysem bana mısın demedi biutiful, halen takipteyim. neise, dunia' ya dönelim: valide bekar, dunia 8 yaşında bale dersleri almaya başlıyor. memeler uç verende bu defa karateye sarıyor. bir ufak diz dönmesi yüzünden capoeira' ya başladığı sıralar, afro müzik yapan bir şebekeyle tanışıyor, hemi söylüyor hemi değirmi dibini şakır şukur çalkalıyor. onaltı yaşındayken valide mort, bir ufak kızkardeşi var dunia' dan başka kimsesi yok. 19 yaşında bunun kıvrak halini gören bir ibnetor, gel diyor sana ispanya' da iş ayarladım. bundan beyle dunia, envai hokkabaz filamenko komediyen sihirbazla beraber gösteriye çıkıyor. kumpanya kanarya adalarında iki üç sene güzel iş yapıyor, sonra paydos. 

ayni minvalde rakkase mesleğini icra edeceği kibar mekan bulamayınca dunia bu defa bar pavyon sitriptize dalıyor. bu işte hakikaten çok iyi olduğu kısa zamanda anlaşılıyor; gören dur şunu dunia göziyle bir daha, olmadı bir daha deyip tekrar tekrar geliyor. “vatanın her karış toprağı kumsaldır” diyen brezilya milliyetçiliğine bir mabude gerekse bendeniz de dunia' yı tek geçerim kardeşim. misal natalia lemos bu emsalde değildir, hatta monica santhiago bile dunia ile mukayese kabul etmez. 

neise, kanarya adaları kursağa oturanda dunia ver elini barcelona diyor sıfır tereddüt. barcelona hemi maziide hemi şimdide sahih ve saalih fuhşiyatın en ince ve sanatkerane icra edildiği mutena bir şehir olmakla meşhur; kısmetime bir zippo geliverdi o cenahtan. ne zaman bir cigara kıvırıp  alevinde kavursam bekletirim içimden bir barça bakalım ne ara o istikamette seyredeceğim dei  geçiririm. dunia barcelona' ya daha gelmeden o civarın namlı pornocularını tetkikle tenbihlemiş: bende bir göt var, değme yarak sihredip içinde kaybederim. manifesto beyle olanda tabii ister istemez rocco' nun kulağına gidiyor. gel diyor, gel bakalım senin şapkada sahiden tavşan kayboluyor mu, bir tecrübe edelim. roberto malone nam aygır, eyle bir aygır ki rocco bile kendisinden çekinir esasen, filimi rocco çekecek ama dunia' nın hakkından elli yaşında roberto gelecek, plan bu. 

ve evet, daha güzel daha mutlu ab standartlarında bir gelecek için hukukun üstünlüğüne evet diyen, anıra kişneye roberto' nun yarraa endamı yerinde götinde iki çalkalayıp bana mısın demeyen dunia tez zamanda ismini ele güne duyuruyor, peşisıra dunia' nın sihirli götini bir de biz si .. çekelim diyen yapımcılar tek sıra kapısına diziliyor. ve fakat, her evet bir nevi kaybetmek olduğuna dunia çok geçmeden ikna olanda, asıl yarraan ne roberto ne rocco, bilakis endüstrikapitalin ta kendisi olduğu fikrine çarpanda o haarika dunia göti buralardan taa en uzaklara firar etmek ve kendisini kendinde kaybetmek, beş para etmeyen bu hayat sonu yok bu sikişten ebediyen çekilmek istiyor. eğer kim şimdiye dunia bileklerini kesmedise sadece hatırşinas bir fransız şirketinin dunia' nın emsalsiz sanatını sergilemekte gösterdiği azimkerane gayret ve dunia' nın telif haklarını göti gibi muhafaza müdafaa etmesi sebebiyledir. 

dunia, numaradan değil sahiden sikişmek için inanmak gerektiğini, onun da sahih ve mukavim göt istediğini her sikişiyle ispat etmiş ve 2005 senesinde “rocco' yu kim sikti ?” filimindeki rolüyle barcelona erotik filim festivali en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü almıştır.

dunia, funk soul rnb latin küba musiki dinler. cinsiyeten laik olup dil din meşrep kadın erkek ayırmadan siker. italyan, arap ve brezilya mutfağından atıştırır. bazı bazı brezilya' ya gezmeye,  dinlenmeye gider. oniki yaşından beri intizamlı günlük tutar, güzel yazıya ehemmiyet verir. şimdiye dek envai işte çalışmış, kağıt satmış külaha dondurma basmış yüzünü gözünü boyayıp çoluk çocuğa maskaralık yapmış, ihtimal bir memleket yarakla sikişmiş ama tek bir gün olsun ekmek uğruna orospuluk etmemiştir.
 
 
istanbul boğazı’ nda keşfedilen nehir haberi, 1 ağ. 2010’ da sunday telegraph’ da yayınlanıyor:
http://www.telegraph.co.uk/earth/environment/7920006/Undersea-river-discovered-flowing-on-sea-bed.html

ntvmsnbc, 2 ağ. 2010’ da haberi ntv bilim çekmesinde, kaynağını belirterek yayınlıyor:
http://www.ntvmsnbc.com/id/25119559/#storyContinued

“karadeniz'in altında keşfedilen sualtı nehri, akdeniz'den boğaz yoluyla karadeniz'in derinliklerine dökülüyor. bu, şimdiye kadar bulunan tek aktif su altı nehri...”

3 ağ. karşı yanıt geliyor, ntvmsnbc yayınlıyor: “çevre ve orman bakanlığı, marmara'dan karadeniz'e doğru akan alt akıntı ile karadeniz'den marmara'ya doğru akan üst akıntının ilk kez “yabancılar” tarafından tespit edilen bir konu olmadığını bildirdi.”

buna göre, ingiliz bilimciler, yani “yabancılar” yeni keşfetmiş olabilir ama boğaz’ daki dip akıntı taa 1800’ den beri biliniyor. sonra bugün, cumhuriyet’ te bir haber:
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=165444

özeti, “bu keşif filan değil, asparagas haber; bize niye sormuyorsunuz ?”

cumhuriyet yazarı, sunday telegraph’ da haberi yapan richard gray’ e “haberinizde söylenenlerin hepsi önceden bilinen ve ayrıntılı olarak incelenmiş şeyler, yeni bir şey yok” demiş ve şöyle bir yanıt almış: “bu söylenenler daha önce hiç doğrudan gözlemlerle ölçülmedi; varsayım ve laboratuvar deneylerine dayanıyor, oysa ingiliz bilimci dan parsons bunları ilk kez bir denizaltı robotu ile gözlemiştir”

cumhuriyet’ in sonraki sorusu, gösterilen yöne değil ama parmağa odaklanıyor : “türkiye cumhuriyeti dışişleri bakanlığı’ndan izin almadan, en duyarlı kara sularımızda, hem de 1 m/s hızlara ulaşan yüksek akıntılar altında daracık bir kanal içinde denizaltı veya robot ile acaba nasıl ölçüm yapmış olabilir dan parsons ?”

yazıda “değişik zamanlarda ODTÜ deniz bilimleri enstitüsü’nün R/V bilim, istanbul üniversitesi’nin R/V arar, NATO’nun R/V alliance ve seyir hidrografi oşinografi dairesi’nin R/V çeşme gemisi ile benzer ölçümleri yaparken, tabana yakın ölçümleri alabilmek için çoğu zaman CTD cihazını riske atmıştık ve tabana yerleştirilmiş ADCP cihazları kullanılmıştı. kullanıldığı iddia edilen denizaltı robotu ile nasıl ve nerede ölçüm yapıldı bu belli değil. haberlere radarla elde edildiği belirtilen (radarsat uydusu kastediliyor olabilir mi?) bu görüntü R/V alliance gemisi’nden elde edilen ve bizim yayınımızda değerleri düzeltilerek yeniden verilen, akıntının modellemesinde kullanılan taban yapılarından çok daha az ayrıntı içeriyor ve doğruluğu bilinmiyor.

öte yandan, haberde parsons’tan aktarıldığı şekliyle akıntının şelaleler ve girdaplar yaratarak aktığı doğrudur ve önceki yayınlarda tanımlanmıştır. ayrıca kanalın derinliği, akıntının debisi konusunda verilen rakamlar yanlıştır ve bu ‘nehir’ tarafından karadeniz’in derin sularına taşınan besin maddelerinin orada yaşamı etkileyeceği iddiası araştırmacının karadeniz’i hiç bilmediğini göstermektedir” deniyor.

bunu da özetlemek gerekirse, “evet, bahsi geçen haber doğru, bilimsel bulgulara dayanıyor; gerçekten boğaz’ da böyle bir nehir var, hatta bizim bilimcilerin bir kısmı da bunu teyit ederler. ancak araştırma yöntemi şüpheli, verilen rakamlar yanlış, nehirde taşınan  besin maddelerinin karadeniz’ in biyolojisini etkileyeceği savı boştur. ve bir de, bu haberin hiçbir yerinde biz geçmiyoruz, buna çok bozulduk”  

cumhuriyet’ e göre “olay çirkin, günümüz medyasının yapısı korkunç. doğrulanmamış, hızla yayılım gösteren iletişimin gücü ortada. oradaki bir nehir değil, alt akıntıdır. milleti kandırmayalım. müslüman Cousteau tarzı böyle haber yapılmaz; neymiş o su, bu suya karışmıyormuş. olacak iş değil”

bu noktada itirazım: açıklayıcı olmaktan uzak, yapıcı olmaya uzak bir dil kullanmakta ısrar ederseniz, sonunda kimsenin sizi dinlememesine rıza göstermeniz gerekir. türkiye’ de haberciliğin ve bu olayda bilim yayıncılığının ana sorunudur buradaki. örnek: türkiye büyük bir deprem yaşadı. televizyonlar, gazeteler hemen her yerde yüzlerce uzman binlerce saat görüş belirtti. sonuç tek cümleden ibaret: “deprem her an olabilir, buna hazırlıklı olmalıyız”. iyi de, bu sonuca varmak için onca senaryoya, kavga döğüşe, yanlış bilgilendirmeye, kıymeti kendinden menkul tahmine ne gerek vardı ? bize ne anlatmış oldunuz, anlatamadığınızı göstermekten başka ?

bir çalışmanın bilimsel olup olmadığına ilişkin fikir yürütebilirsiniz, rakamlar yanlışsa düzeltirsiniz, yöntem şüpheliyse eleştirirsiniz, ama ortadaki bilim haberini bilimsel makale kriterleri cinsinden ele alırsanız hata yapmanız kaçınılmaz olur. bilimin keşifleri, bulguları, araştırma yöntemleri hızla ilerlemiş, gelişmiş, sıradan insana kolayca anlatılamayacak kadar karmaşık hale gelmiştir. sokaktaki insan, dünyada neler olup bittiğini merak eden sıradan bir insan ne yapacak ? dünyanın en sıkıcı diliyle yazılmış makale dergilerini mi okusun bu adam ? elbette hayır; bu yüzden bu işi onlar için yapmaya odaklanmış gazeteler, dergiler, televizyonlar var. kaldı ki olay bilimle bitmiyor; işin içinde ekonomi var, siyaset var, spor var... yani bunların her birine bir ömür sarfetseniz yine yetmez. ve bizim gazetecilerimiz, televizyoncularımız, kendilerine ulaşan veya ulaşabildikleri sınırlı kaynaklarla bu mühim işi başarmaya çalışıyorlar. peki, bu süreçte yeterince yardım görüyorlar mı ? işte, aslanın yattığı yer tam da burası. sormadan haber yapan, kafasına göre yazan gazetecilere diyecek bir şey yok; ama kaynak göstererek haber aktaran, habere ilave olabilecek başka gelişmeleri de okura sonradan ileten, yani yaptığı habere sahip çıkan ve gelişmeleri takip eden bir gazeteciyi asparagas yapmakla suçlamak, kantarı topuzuyla beraber yutmak olur.    

bir önemli nokta daha var. bizde önemli bir alışkanlık: “aman ne dediğim anlaşılmasın, başım derde girer neme lazım”. bu yüzden, sadece bilim değil, siyaset spor ekonomi.. yani aklınıza hangi alan gelirse gelsin yuvarlak, toparlak laf kalabalığından geçilmiyor: “ingilizler böyle diyor, doğru mu ?”, “yani doğru, ama bu olayda ingilizler var, o yüzden doğru olsa bile doğru değildir diyeceğim”, “nasıl yani ?”, “bize sormadan kafanıza göre iş yapamazsınız, hele ingilizlerle birlikte çalışmanızı kesinlikle kabul etmiyorum. anlaşılan yeterince vatansever değilsiniz. ayrıca bilimden anlamıyorsunuz. cousteau müslüman olmuş filan nedir yani ? bakın hemen olayı nerelere taşıyorsunuz. sizi bilimsel ciddiyete davet ediyorum ”, “peki, sustum”
            
“ingilizler bizi hor görüyor, bunu hep yapıyorlar” noktasında ısrar etmeyi anlamıyorum. hangi ingilizlerden bahsediyoruz ? ingiliz bilimcilerden mi ? bu ne tür bir hassasiyet ? niye hor görsünler bizi durduk yere ? sen yaptıklarını anlat, onu dinleyelim. CDT cihazını tehlikeye attık diyorsun, nasıl oldu ? ADCP cihazı nedir ? yoksa bir cihazın işini başka bir cihazla mı yaptınız ? bu durumda, toplanan verileri yeniden almak, doğrulamak gerekli olacak mı ? NATO gemisiyle çalıştık diyorsun, ingiltere NATO üyesi değil mi? robot nerede çalışmış, belli değil; parsons ciddiyse bulgularını yayınlasın görelim diyorsun. peki, dan parsons kim ? bunu da araştırdın mı ?

google sağolsun, dan parsons’ u bulmak güç değil. sadece iki dakikada sayfasına ulaşıyorum; resmi, biyografisi, araştırmaları, ödülleri filan hepsi var genç bilimcinin:

http://homepages.see.leeds.ac.uk/~eardpa/
http://homepages.see.leeds.ac.uk/~eardpa/research.shtml
http://homepages.see.leeds.ac.uk/~eardpa/flowsep.shtml
http://homepages.see.leeds.ac.uk/~eardpa/bio.shtml

dan parsons, araştırmalarını tanıttığı sayfadan anlaşıldığı kadarıyla akım ayrılmaları üzerine çalışıyor. akışkanlar mekaniği ülkemizde pek az bilinen, oşinografların zaten yabancısı olduğu, son derece karmaşık matematik hesaplar, bilgisayar canlandırmaları filan içeren bir alan. şimdi, bu tartışma sürerken kimsenin “gelin şu işi akışkan mekaniği bilen birine danışalım” diyeceğini sanmıyorum; görüldüğü kadarıyla bu tartışma bilgi üzerinden değil hisler ve korkular üzerinden ilerlemeyi benimsemiş.       

buradan çıkarılacak ders: bilimcilerimiz, yaptıkları çalışmaları basın kuruluşlarıyla, sıradan insanlarla paylaşmakta daha hevesli olabilirler. oysa çoğu zaman, “bu aralar ne yaptılar kimbilir ?” sorusuna yanıt bulmaya çalışıyoruz. bu süreç, epey sıkıntılı. çalışmalarını sıradan insanlarla paylaşan, bunu önemseyen bilimcilerimizin yanı sıra, sıradan insanı dikkate almayan, bilimi ona anlatma endişesini hiç tanımamış bir tür bilimci mevcut ülkemizde. kazara konuşmaları gerektiğinde, lafı öyle bir çeviriyorlar ki kafamız iyice karışıyor. sorduğumuza, soracağımıza pişman oluyoruz: “şimdi boğazda nehir var mı yok mu ?”, “var gibi, yok gibi.. fazla karıştırma istersen”

son taş kendimize: türkiye’ den kaç tane bilim yazarı sayabiliriz ? adamakıllı kaç tane bilim haberi hatırlıyoruz ? en son ne zaman, bilimsel bir meseleyi berrak bir türkçeyle okudunuz ? türkiye’ de bilim yayıncılığı yapmanın sıkıntısı, türkiye’ de bilim yapmanın sıkıntısından ayrılamaz. “öyle başa böyle tarak” deyip işin içinden çıkamam; ntv’ nin bilim dergisi editörü kimliğim nedeniyle bu meselenin taraflarından biriyim. arkadaşlarımızla hazırladığımız her sayının, dergiye konan her yazının hedefi bu: sokaktaki adam, neler olup bittiğini anlasın. yaşadığı dünyayı, görmediği gitmediği yerleri tanısın. kendi düşüncesini keşfetsin, saygın bilimcilerin düşünceleriyle kapışsın. “senden iyi biliyorum, ben ne dersem o olur” tarzı eski tarz bilim yayıncılığına geçmişler olsun. şimdi bilimci de, bilim okuru da aynı soru işaretine tutunarak yaşamın karmaşık sorularına anlaşılır yanıtlar almanın, sade açıklamalar bulmanın peşinde. bizde gelenek olmuş, otorite merkezli - siyaset takıntılı - sen ben bizim bilimci yazalım çizelim olsun bitsin - tarzı bilim yayıncılığı, çoktan bitmiştir.
 
“su akıyordu, biz bakıyorduk; siz de nereden çıktınız şimdi ?” noktasında kilitlenen bu son olaydan alınacak derslerin türkiye’ nin bilim üretimine ve türkiye’ de bilim yayıncılığının işleyişine katkıda bulunmasını diliyorum. 

 
 
 
Picture
 
 
Brownian hareket, ilk olarak 1827 yilinda Iskoc botanist Robert Brown tarafindan mikroskop altinda polen parcaciklarin su yuzeyindeki hareketlerinde gozlemlendi. Brown deneyi tekrarladiginda, parcaciklarin farkli desenler cizerek ilerdigini farketti ve parcaciklarin canli gibi davrandigini dusundu, fakat hareketin nedeni hakkinda bir fikir ortaya koyamadi. Albert Einstein, 1905 yilinda yayinladigi makalesi ile polen parcaciklarinin hareketine aciklama getirdi ve daha sonra bu hareket Brownian hareket olarak adlandirildi. Brownian hareketinin aciklanmasi icin genellikle bir metafordan yararlanilir. Buyuk bir festival alani dusunelim. Festival alanin bir kosesinde buyuk bir sahne ve onun onunde coskulu bir seyirci kitlesi var. Sanatci, kendisini dinlemeye gelen seyircilerin karsisina elinde buyuk bir kirmizi top ile cikiyor ve topun yerlerinde duramayan seyircilere dogru atiyor.  Coskulu kalabaliktan herkes topa vurmak istiyor ve topu rassal olarak saga sola, arkaya one hareket ettiriyor. Bazi seyirciler topa cok hizli vurabilirken, bazilari sadece dokunabiliyor ve topa uyguladiklari kuvvetler kadar kendilerine kuvvet uygulaniyor (Baglactan, sonraki kisim bilimsel olarak bir yanlisa dusmemek icin not dusulmustur). Simdi de festival alanin uzerinde dolasan bir helikopter dusenelim. Helikopterdeki haber muhabiri, bulundugu yukselikten konser alanina baktiginda kisileri degil, onlarin uzerinde kararsiz halde hareket eden kirmizi topu gorur. Burada, kirmizi top polen parcagini, coskulu seyirciler de su molekullerini temsil ediyor. Sonuc olarak, Brownian hareket, mokuler seviyedeki su molekulleriden cok buyuk olan polen parcaginin su molekulleri ile mikro seviyede meydana gelen carpismalarindan olusan kararsiz ve rassal olan davranisi modelliyor.
 
 
Picture


bittabi, memlekette çok mühim hadiseler meydana geliyor . bizim bunları unutmamız, gözden kaçırmamız, dahası kıymet vermememiz lazım. bu durumda, sıradaki dandik gündemin bizzat başvekilin kendisi tarafından patlatılması gayet uygun olur. nasıl yapılabilir? içki meselesi güzel efenim. bunu gündeme getirirseniz, özellikle bizim oy almakta zorlandığımız sahil kesimine ayarı vermiş oluruz. zaten yaz mevsimi olduğundan bunlar kendini rakıya, biraya verdi. ne ise, içki içmeyin meyveden yapılıyor zaten, meyve yiyin deyi yumurtlayıverdi.

bizatihi bu konuları biz daha önce hep aramızda konuştuk. imdi, bizim sevdiğimiz içki olan rakı anasondan yapılıyor. anasonu kemirmekten zerre kadar zevk alamam. lakin beyaz peynir ve kavunun yanına buz gibi kara efe içmez isem, hayattan aldığım zevk azalıyor.

benim babam da rakı içer kardeşim. bütün arkadaşlarım içiyor. biz bünyedeki delikanlılık miktarını rakı ile ölçüyoruz. yanlış anlama rakının miktarı ile değil, bünyenin tepkisinden işi çözüyoruz.

aramızda kalsın, bizim buralarda içki içmeyene pek de öyle makbul adam gözü ile bakılmaz. hadi bunu geçelim, bugünlerde içmeyenden epey şüphe ediyorz ciğerim.
 
 
İnsanlar, bir anavatanın ya da ötekinin veya iktidarların çocukları olmadıklarını, Tanrı’nın çocukları olduklarını ve dolayısıyla diğer insanların kölesi de düşmanı da olamayacaklarını, sırf bunu, bir anlasalar, iktidarlar denen o çılgın, lüzumsuz, eski çağlara ait, habis organizasyonlar ve onlarla birlikte gelen tüm ızdıraplar, ihlaller, aşağılanmalar ve suçlar kendiliklerinden yok olurdu.

http://yokus.yolasite.com/
 
 
burada sözüm kendime. aklıma anlayışıma bakmaya çalışıyorum diye. anlatanları da anlatılanı da dikkatli dinlemeye bakıyorum. maksat hayatın kıvamı …

dedem gibi bir adamdan duydum. hiç rahatsız olmadan beni de kimse rahatsız etmesin. olmaz. tabiidir. ne ki luzumsuz? düşünmeden mi yazdığım yoksa bilmeden. söylesem lüzumsuz. hiç kimseyim. olmasın, olsun. korkarım yine yazarım.

 (nizam intizama dair)  “idare bir irade meseledir.” bence de. bu fikirdeyim, bu fikre inanıyorum, mesele idaridir ve bir irade meselesidir. idare de siyasidir. başta hesap kitap gerektirir. alış veriş, daraltayım küçük kapta kaynatayım. ekonomi. üretim tüketim. düzen kapitalisttir, üretimde üretici hakları değildir ön planda etkin olan. (kaynak kimin? hangi kaynak?) kaynaklara sahip olma, -kullanma- sömürme- ürettirme, tükettirip tüketmedir. anladığım gibi basitçe bu şekilde ifade. bu bir dediğimde anladığım budur. üretim olabilecek alanlar daralanda birkaç hareketle verim sağlayabilecek boşluk bulup boşluk dolduran(suprematist )bir  kaynaktır insan denilen mahlukat da. aklını kullanacak. kullanırsa ala. kullanılırsa dik ala.

bir babaannenin anlattığı hikayedeymiş de anladığım kapitalist güçlerin hesaplaşmasına niceleri gibi ermenilerin de kurban gittiğidir. şu Anadolu topraklarında kapitalist güçlerin hesaplaşmasına kurban giden insanların soylarına bak. niceleri de Türk. azınlık çoğunluk. Laz, Yahudi, Arap, Kürt, Roman, Çerkez, Arnavut, Ermeni … soyları kökleri şimdi hepsini sayarım. bunlar çoğunlukla çoğunluk olma iradesini göstertip bak bura bi bütün var hani bir ünite misali işlesek, buna da böylece karar verdik irademiz budur dememişler midir? hadi gelin diyende çoğunluk demişlerdir. tabii biz ayrılalım iradesi de yaşanmış, tüh vakti şimdi de yok bu işin, saatler akmış vay anası geç kaldık da denmiştir. bununla yüzleşmekte bir sıkıntı yaşanacaksa yaşarız cefa da çekeriz. ne mutlu…

Amma, heh bana bak bu tamamen hem de tastamam senin suçun derhal bunu kabul et, başını ey, eğil af dile yetmez. suçluyum de sonra da arkanı dön ve ileriye rahatça bak derseler…

Ecnebileri, hem ecnebi hem de gavur olanları da sevmediğimden değil. hoş sevmesem de olur. bir de yemekleri içmekleri var. almanlar ve sosis, ingilizler ve çoban yemeği, fransızlar ve şarap. dedem hatta dedemin dedesi ve onun dedesi zamanından bu biçim... sanki bizde sucuk yok, çoban yok, mey yok…

bunun için suç ve sebebi bilmeyi, bunun için katliam ve sebebi bilmeyi, bunun için af dileme ile yüzleşme sebebi bilmeyi, kusur ile suçu ayrıştırabilmeyi (tabii mümkün mertebe- iş mertebeye gelip çatınca akıl bizim merkep inadına takılabiliyor) ve bunları birbirine karıştırmamak ihtiyacı olduğunu hatırlatıyorum durduğum yerde kendi kendime.) yine suçlu benim durduğum yerde başıma iş çıkarıyorum. gün geçiyor. unut ve affet psikolojisi de epeydir dergilerde var ya. hadi affediyoruz kendiliğimizden. bırakın da unutmayalım bari. ya da doğrusu tutun unutmayalım. yok yok ne tut ne bırak kararsız kalsın. harikulade…

 

eskiden dünyanın (yeniden) “self determination” dediği sırada bir bağda kavga çıkmış, zayıf iradeli bir iktidar, ki bir imparatorluk, -son demlerinde- tedbir demiş ( ihtimal kotarılabilecek bir birlik yahut bütünlük) ve asayiş için, zira parça parça ayrılmaya başlamış. komutanı alman olmuş, ingiliz olmuş fransız olmuş. rus gelmiş, bazı tebalarda vefa  bazısında cefa. sadakat insana. görev tanımı tamam da uygulamaya mahsus teşkilat dünya gibi karışık. geride kandan başka bir iz yok.

 

tanımlarda da bir anlaşmazlık var. misal bir kısım (tehcir)“bu bir orduyu koruma vak’asıdır” diyor ( ben de hangi ordu yahu diyorum)  bir kısım da (toprak bütünlüğü ve) “asyişi idame ettirme, tedbir  vak’asıdır” diyor. ne kadar doğru bir deyiş olabilir amma dahası iş uygulamada hepten karışıyor. yine kandan başka iz yok.

 

 

 

emanete sadakat aklıma geliyor aklım karışıyor. karışmasa intihar ederim bi dakka durmam.

sonra kökler de karışık orada da bir anlaşmazlık var kardeşim. hurriler, kafkaslar, sümerler, aramiler, bir de huriler, sürmeliler,  kafatascılar, haramiler. öte yanda bir de Türkler…

 

kışkırtma dolduruş tetikçilik ile muhatap olmam gerekecektir. karnım aç. karnım tok sırtım pek olsun, refaha ulaşayım sonra kimim, inancım ne, döner bir bakarım hissi ağır basar tabii. yok işte, ikisini birden yapmalı bir yandan yerken bir yandan da bakıp gördüğünü anlatmalı.

görünen anlaşılabilir mi? kime anlatmalı?  ne kadar cahilim? bilmiyorum. belki düşünmekten yorulacak kadar. bu öldürmez, açlık öldürür. silah öldürür daha daha daha … yeter!

 

 unutmadan, o zamana kadar bulutlara bakıp anadolu’da bir iki Türk öldürmeyi çözüm sananlara bu çözüm değil ki diyen tüm kardeşlerimi hasretle anıyorum. nur içinde olsunlar.

acıyı paylaşmak kardeşlik, bir nevi ortak sorumluluk o anda diye yazdım. şu ki kendince hatırlanmaya değer acıları canlı tutmak olabilir. içimden bilmem ne olup gitsinler dilemiyor değilim de şimdi tayib’in gül’ün karısını ibreti alem için ters düz etmeli nassa alceen ceza aynı diyenleri de sağda solda, işyeri gibi yerlerde tiksinti ile işitiyorum, n’olcak! beni benden alıp kendimi unutturmaya soyunmak çıplak yalan.

 

konum neydi ki irade. hangi irade. ne için? adil aklı selim işleyişe dair düşünmeye çalışmak da düşüncelere tahammül etmek de bir dert. bir de bunların uygulaması var. hareket bereket.

 neyse işte. nerede ve hangi sebeple olursa olsun bir cinse ve sair tüm haklarına (bulunduğu yerde) tecavüz şu garip dilimde (lisan) cinsel bir sikme-sikilme ve dahi kabul görülen, caiz cezai bir tanım ve yaptırım olarak kaldıkça niceleri nice gözlerde bir renk olarak kalacaktır.

kırım kırım kırılır katliam karşısında da o andan unutmam.

affetmek başka hikaye… hatırlarız o zaman.

belki gitmem gerek. taraf olamıyorum, henüz.

 

 

 
 
sudan sebep

zengin temiz ve çirkin

öfkelenince zavallı kalbim

fakir kirli ve güzel

susmak ister candan

kudurmuş sanki bir insan

ruhu duyulsun o zaman

sudan

---

kanat çırpacaktım omuzlarına insanların

göstermeye kanatlarını

uzatıp birden elimi bulutlarına

ta maviden düşecektim

ne hayal diyecektim ne de yalan

sarılıp narin bedene

güçlü kollardan kurtulacak

sadece esirin oldum diyecektim

çarpmayacaktı duvara taş

hedef alınacaktı kanatlar

takma kirpiklerle bakmayacaktım

sadece ağlayacaktım

altın tozu satmak isteyecekti yıldızlar

elmas dişleriyle kumları toplayacaktı ejderhalar

bekleyecektim ay ışığında

her geceyi sabaha kavuşturacaktım

oldu mu bak

düşler esir ağlama

bekleme zamanı

harcanmasa

oysa haylaz bir arkadaştı

 

---

çekinmeden

şıngır mıngır oturduğu yerde

ne istersin bebeğim

sırtını dönme

gördüm işlenmiş dövme

sihirli bir çubukla

koyu işi isi

şıngır mıngır bebeğim

çelik gibi metalden

bir gövdeye

patlayan tüyden

denizden

neyse ki güvertede

ve uzaklık mavi bir liman

canım buyursana yürekli

deli bir umman

---

 

derinden ve zillerle

sonsuz

yine yağmur sesi gibi geldi kulağıma

kalbim de çarpıyor

bundan fazla kalacak ya

kalsın sana dair

bir yuvarlama

bir denk ayaklarda

yeniden aksak

 

---

bir telefon çalar

aile kavgasındayken dünya alem

sessizce uzanmışken maviden

dünyanın erleri kahverengideyken

ne çekim ne karşı durum

sırtıma almışım kendimi

ne dökülecek bekliyorum

anlamı varsa yükümdür

yazarken yanlışları siliyorum

anka yazmıştım bir vuruş farkıyla

oysa anla yazmak istiyordum

farklı yazmıştım farkı yazacekken

bıraktım düzeltmiyorum

bak yazacakken nasıl duruyor

neyse iste ş değişti

bu ve dedi ki doğruca

yaşıyorum işte …

---

gerçekten

ne yalan ne yanlış

bir başka başlayacak tüm umutlar

dünya sönerken

yalnız kalmışken

içinde ararken sevgili

yakarken dışarıda yine dünya

bir başka başlayacak tüm umutlar

ne yalan ne yanlış

gerçekten

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

---

nakşetmek

zor değil mi hiç

anlamını duyurmaya

sağır sultan çözse dahi

bir işareti

neyi nişan alır

hangisi baştaysa

kuyruğu da dik durmalı

onurlu kalbi cesur aklı

yaşayan bir insan ki

o dahi

zır deli

zor değil mi hiç

 

---

hatıra saydığın hafızandaysa

hafızan saysan güzel ansan da

kalsa elde fikir bir de uğursa

hiç inanmasan yahut kansan da

uğruna da sorsan dosta düşmana

ölür müsün öldürür müsün can

 

af edersin  canım

atları da severim

atları da vururlar diye

atları daha severim

yakın ederler ırağı diye

biri AT belki severim

sanki insanca davranır diye

atım yok efendim

küsmem efendiye atı var diye

at binen kılıcına söz boynum

sırtına bal semerim

atım olsun gör efendim

kıskanmam ben de diledim diye

 

---

muhafızlar ölüm olsa dahi…

duvar taştan olsun

kayır onu koru ki hayrolsun

ayrılan toprağa sınır görünse

bir ağaç değil ki

iki yanı destekli yerinde zamana

tüm hacmi ile kıymetli hava da

değer bir köprü olsun

…..

 
 
geçen gün televizyonda barış ve demokrasi partisi il başkanlarından biri, terörü bitirmenin formulünü ayan beyan verdi: demokratik özerklik. ırak'ın kuzeyindeki kürdistan'ı inşa ettiğimizi biliyordum amma bunu ilk defa duydum. önümüzdeki on sene eğer biz biran önce gerekeni yapmaz isek pkk'nın terör saldırıları için bahanesi bu olacağa benzer. bundan öncekiler hatırladığım kadarı ile, sosyalist devrim, bağımsız kürdistan vs.

dedi ki; terör biter, bunun sırrı demokratik özerkliktedir. bölge halkı kendi kaynaklarını kullanma hakkını elde ettiği takdirde bu iş çözülür. demk ki iş kaynak meselesi imiş. hiç bir kaynak için analarının kuzularını kurban etmekten yana değilim. kaç gencecik fidanı daha kürdistan dağlarından şehit olarak indireceğiz! pekala çözülsün o vakit. kimseyi kandırmaya gerek yok, demokratik özerklik dediğin, ırak'ın kuzeyi ile birleşmek için atılması gereken ilk adım.

kısıtlı anlayışım bölge kaynakları dediği zımbırtının fosil yakıtlar olduğunu ilk veri olarak kabul etmemi tavsiye ediyor. her ne kadar 20 yıl gibi bir vadesi olduğu teknik olarak öngörülse de, tahmin ediyorum ki, 20 yılda toparladığımız parsa bize kıyamete kadar yeter hesabı yapıyor kürdoğlu. böyle düşündüğüne göre kıyametin görece yakın olduğunu varsaymak mümkün.

bunu kabul edelim. kürdistan dağlarında yitip gitmiş 7000 vatan evladının anasından, babasından, sevdiğinden helallik isteyelim, bölge halkı demokratik özerklik elde etsin. bu arada milli mücadele şehitlerinden de af dileyelim, misaki milli'yi de göz ardı edelim, varsın kopsun bu hastalıklı uzuv. yada referandum yapılsın, hatay'ı da öyle kazanmadık mı?

demokratik özerklik neticesinde artık taraflar kesinkes varolma imkanını yakalayabilir. bu ayrılma türklere de pek faydalı olur. misal, artık türkiye vatandaşları katıksız türk yada asimile olmuş azınlıklardır, sözlerini etmeye gerek kalmaz. sıkıysa karşı çıksınlar. ultra nasyonel ulus devleti kurmak imkanını pat diye yakalarız. bunca şans kemal paşa'nın bile eline geçmemiş idi.

ancak her alışverişin iki tarafı vardır. şimdi, biz kalan yarıdakiler, hala ülkemize türkiye demeye devam ettiğimize ve mevcut haritamız bir öncekinden küçük olduğuna göre, toprak vermiş olur muyuz efenim? kanımca bal gibi oluruz. bunun da adını koyalım. buna razı olduğumuzu sonradan unutmayalım.

bu durum, türk ordusunun/milleti'nin, ki ikisi aynı şeydir, yenilmiş olduğunun ispatı olarak önümüze koyulur. bir türke, yenilmişlik duygusunun vereceği acı, kaybedilen mülkün vereceği acıdan kat ve kat fazla olacaktır. zira biz türkler henüz toprağın ne olduğunu öğrenecek kadar aynı yerde yaşamadık.

gelellim baştaki noktaya. bu zatı muhterem, bölge kaynaklarını kullanmanın başlaması ile bilrlikte bir zenginlik elde edeceğini umut ediyor diye söylemiştim. buna da pekala. istediğini alsın, türk'ün hiç bir zaman bunda gözü olmamıştır. olsa idi bu iş buraya gelmez idi.

ancak o takdirde, türkiye'de kalacak olan kürtlerin cehennem azabı yaşamaya başlayacaklarından endişe ediyorum. çünkü o vakitten itibaren, her kürt, yürü memleketine ancak gidersin nefretin nefesini ensesinde hissedecektir diye korkuyorum. işte o an ne olacak? bunu kim göze alabilir. üstelik de en büyük kayıbı benim gibi kürtlerle çok alışverişi yapanlar yaşayacak.

bu denklemi iyi veya kem niyetim ile evirip çeviriyorum, kürtlerin hiç bir zaman ne istediklerini bilmediklerine kanaat getiriyorum. bu iş emperyalist gücün gaz vermesi ile beyle vaziyet alacak ise, biz de gözümüze kürtlerin fabrikalarından, arabalarından, evlerinden kestirmeye başlasak iyi olacak. zira benim gibi avanak türk, selanik'ten geldiğinde epey sikertildi bu topraklarda. mübadelede değiş tokuş yapılan topraklar kimleri zengin etti, merak eden araştırsın bulsun. bu yüzden ben yalın ayak başı kabak sayılırım. tarih boyunca canımı ortaya koyup birşeyler kazandım, sonra da hepsini yitirdim. bu türk'ün kaderidir. kaderden kaçılmaz.

bir de ayrı bir hesap var. kürrtler, gencecik kızların, eşlerin, çocukların katledildiği bir mücadeleden elde edeceklerinden korkmalı diye düşünüyorum. zira bunu bugün komşusuna yapan kapı kapandığı an birbirini siker öldürür. aralarında çok şeker arkadaşlarım var. onlara birşey olacak diye üzülüyorum.
 
 
epey oldu, yazmıyorum siteye. başka işler oluyor, bunlar çok vakit alıyor, hiç zaman kalmıyor derken zipsofism' e ancak arada bakıyorum. geçen gün mecburiyet hasıl oldu, yazmak gerekti, siteyi takip edenler bilecektir; obligation yazısına musallat oldu biri, nevdalist. bendeniz her ne kadar özgür ifadeye inanmasam da şükür olsun site altyapısı herkese ağazına geleni söyleme fırsatı veriyor, şunu silelim bunu örtelim gibi bir kahpelik mevzubahis değil ve fakat bu yalama, bu kanı kesin bozuk döl artığı blog boyunca liberal pespayeliği abartarak nihayet zipsofist şebekeye de faşist, sansürcü giydirmesine girişiyor. bir dakka duracaksın orda. bu duvar beyle boya tutmaz. siktimin ermeni kürt bakiyesi gelip bana ulus, devlet, özgür ifade noktasında nutuk atarken ne yaptım ? konuşsun aq, söylesin sözünü. yardırsın, saydırsın içinden geldiği gibi. belki bir ferahlar. zaten hesaplaşmanın odağında olmadığım, internet cafee yazısında ismini verdiği, çekişme aralarında cereyan ettiği için araya girmedim. internet cafee ulusalcı denen görüşte. ben değilim. nevdalist kendisine liberal diyor, ki zekasının verdiği manzarada en ufak bir liberasyon kırıntısı yok ama neyse, öyle olsun. dikkatle, döne döne okuduğum yorumlarından anladığım şu: put yaptığınız o herifin ta aq. bunu da doğrudan söylemiyor, birtakım çakma tahliller filan yaparak sözü oraya getiriyor. kürt milliyetçisi olmakla itham edildiğinde bu yaftayı da reddetmiş ve fakat halkın özgürlüğü noktasında kendilerine elbette destek çıkmıştı; tipik liberal ibnelik, buna da eyvallah. hatta yorumu “bu yüzyılda yeni cümleler kurma zamanı gelmiştir” fiyakasıyla bağlıyor. sen mesela “hayır gelmemiştir” desen de farketmez, hanım böyle dediyse iş bitmiştir. arada gayet terbiyesiz onca laf ediyor, muhatabını küçümsüyor, yere çalıyor filan; “şu hayatta kütlesel ağırlığın dışında işe yaramadığını düşünüyorum” diyebiliyor örneğin. bundan sonrası yok, orada giriyorum hikayeye, hem internet cafee' ye hem de nevdalist' e aklıma geleni söylemek istiyorum. 

bir defa, ben bu yazarak çözme, anlama meselesinden had safhada sıkıldım. insan yazarken çok rahat yalan söyler, inanmadığını da inandığını da söyler, numara yapar filan her şey mümkün. internet cafee' yi gördüm, inançlı olduğunu biliyorum. nevdalist' i görmeme lüzum yok, verdiği yazı karinesinden hareketle samimi olduğunu söylemek mümkün. diyorum ki özetle, aq şunu klişeye boğmadan ilerleseydiniz de yeni bişe okusaydık. mustafa kemal olmasaydı hepimizi sikerlerdi, tamam biliyoruz. mustafa kemal yüzünden bizi siktiler, e onu da biliyoruz. peki neyi halledemiyoruz, nedir mesele ? ne konuşuyorsunuz madem ? orada ölene, geride kalana faydamız var mı ? eşkıya gazına gelen hıyara engel olabiliyor muyuz ? yok. yaz haybeye, sitres at, tamam. 

o noktadan itibaren, nevdalist' in kapadığı yerden açıyorum tekrar, “tartışma, kişisel ego çatışmasına  döndü” deyip çekildiği yer, meselenin boncuklandığı yer esasen. sen, ben, o her kimise o puşt, benim dediğim benim görüşüm ben ben ben ... dediği zırvasını iki satır tatil edebilse nefes alacağız, kavga etmeyeceğiz, rezil olmayacağız ve ölmeyeceğiz. böyle bir ihtimal var. ama bunu yapmak yerine, kendi egosunu bir de takviye egoyla şişirip gezinmeyi seçiyor. sen misin onu söyleyen diyorsun mesela böylesine, hayır diyor, ben değilim o, insan hakları evrensel beyannamesidir, demokrasidir, gelenektir, dindir, cinsiyettir şu bu. ulan peki sen nesin, ne düşünüyorsun diye sormak gerekmez mi ? nevdalist' in görüşü yok örneğin, omurgası, karakteri filan yok, yeterince gaza gelirse ondan her türlü elbise çıkar. bu kötü değil, arada ben de öyle olurum, sağlam faşiste bağlarım, matrak olur. ama git sor, saatlerce anlatsın aq. dil nasıl olur,  yazı nasıl olur, örnek nasıl verilir, nasıl yaşanır, nasıl ölünür, hepsini biliyor, benden iyi bildiğine eminim. cemiyete sövüyorum, çünkü bunların içinde olmayı sevmiyorum, hanımefendi ona tahammül edemiyor. ayar verecek ya, dilden giriyor. küfrüme kabahat buluyor. siteyi aile ocağına çevirmişiz, öyle diyor. insanları kovalamışız. öyle el elde, baş başta kalmışız. 

aq tek yorumda mustafa kemal' i selaniğe bağlayıp koskoca devrimi coğrafya meselesine indirgedin yetmedi, şimdi siteyi sikeyim inan bir de seni sikeyim havasına girdin, bunu da yutmamı bekliyorsun öyle mi ? internet cafee izliyor, silky kata izliyor, ben izlemem amını avradını cümle efradını sikerim böyle orospunun. dilimi savunurum, senin kürt vatanını ermeni atanı ingiliz enişteni savunmana benzemez benim savunmam, göbeğini dibeğini silsileni sikerim. efendim site zaten özgür değilmiş de, kimse sesini çıkaramıyormuş. sike sike mi okutuyoruz bu yazıları, tutup kulağından zorla mı sokuyoruz içeriye ? bisiktirol. ilaç bu, içeceksin siktirip gideceksin. ayrıca kim uyduruyor bu site şöyle özgür böyle özgür diye ? burası özgür filan değil, adamı götinden sikerler, sikilme yönünden bir hürriyet var, hepsi bu. yazılarımı koyacak yer kalmadı, öyle buldum burayı, sonra gelen oldu, yazmak istedi, olur dedik. yazı tezgahı açmak niyetim olmadı. sadece yazmak istedim, o kadar. hala aynı fikirdeyim. bu yüzden lan mal mısın bak hazır geleni gideni var, bağla siteyi gelene hesap aç, kendini adamdan sansın, bırak yürüsün aq diyenlere siktiri çektim. ne yapacaktım sonra, siteyi google ads' e mi boğacaktım ? vergi filan mı verecektim misal ? özgürlük deyip moderasyon mı kuracaktım ? yazınız değerlendirilmektedir, teşekkür ederiz mi diyecektim ?  hayır. gelen yazıyı ayırmadım, hepsini koydum. üyelik yerine anonim girdiye izin veren yorum aparatını korudum. yorumu önce ben okurum, sonra yayına veririm demedim. beğenmediğimi silmedim. her yazı, her yorum hakkını buldu. site bilhassa internet cafee' nin elinde iyice canlandı, gündem izler, tartışır hale geldi. altyapı kısıtı nedeniyle belki onbinlerce kişiye ulaşmadı, ama sıkı takipçileri oldu zaman içinde. şimdi çok uzaklardan burayı izleyenler, yazanlar var. bu benim sitem diyemem, haksızlık olur. ama bunun götini hepinizden iyi bilirim derim, buna hakkım var.

dilime kusur buluyor, sikli soklu konuşuyormuşum. işin garibi, mazii bilenler olması. eğer kim dün başka, bugün başka yazdıysam verin ağazımın payını, sikertiverin, acımam. kurallar yaratmışım, kurallardan şikayet ederken. gösteriverin o kurallar, nerdeyse bilelim. mesnetsiz konuşmaya o kadar alışmış ki, dur durak bilmiyor. haklı çıksın istiyorum ama, bisiktirol yazıyorum derhal, gitmiyor. bu haliyle, ortada kural filan olmadığını bizzat kendi götiyle ispat ediyor. mevcut yapı, anonim yorum aparatı, benim nevdalist' in yahut bir başkasının hesabını silmem gibi gerzekçe bir mizansene girmemi engelliyor. zira ortada öyle bir hesap yok. nevdalist hareket engellenemez demekle olmuyor beyler, engellenemeyeceği çareyi de düşünmeniz lazım. ahanda site bu merkezde, benden bağımsız çalışıyor. aq siktir git diyorum, gitmiyor. şimdi, doğruya doğru, acaba önümüzde yasakçı, kuralcı bir site mi var, yoksa ne dediğinden haberi olmayan bir kaşarot mu ?

özgür ifadeye gelende, bu lafı bizim memleketin en yasakçı kafalarının slogan edindiğini, şuraya buraya yazdığını biliyoruz. sikmişim özgür ifadeyi. evvela ifadeyi öğren, sonra gelsin özgürlük. şimdi bol durur, sefil gösterir götini.

meram anlatayım derken uzunca yazmak kabahatim var, onu bile çok görüyor. kendimi hırpalıyormuşum. tabii canım, ne gereği var. eller sana militan muamelesi yaparken de hakkını, hukukunu aynen böyle gözetmiştim. oysa ermeni kürt kanına bakıp senden adam olmayacağını bilmem gerekirdi. önüne hazır diskur döşeseydim senin ve benzerlerinin, şimdiye heykelimi dikerdiniz kimbilir, ama her nasıl oluyorsa, hangi ilgi – fikir sikiştirmesi sözkonusu ise tutuk zihinde, birdenbire kıral çıplak, ahanda serildin diyebiliyorsun.

hele bir sor, niye soyundun dei ? 

sen her tertibi kur, sonra inan beni sikti olsun. vay aq.