bölüm 2

Sağ elinin parmakları önce gerdanında dolaştılar hafif ten temasları ile ve onlar sanki kocasının dudaklarıymışçasına, kadının hayalinde... Sonra sol göğsünün sütyeni kenarından içeri kaydılar usulca. Biraz daha haşin, biraz daha intim. Sol eli ve parmakları gereken adrese acele posta teslim oldular. Üst kat komşusundan gelen sesler kendi iniltilerine karıştı, bundan kaygı duymadı. Onu eskaza dinleyen birileri olsa bile bu artık aylardır dokunulmamış bedeninin umurunda olmazdı. Kocasının alkol komalarında kaldığı süreler boyunca uyuttuğu kendi bedensel dürtüleri, baskıladığı onca hayali, o anda baraj kapaklarına baskı yapan suyu çağrıştırdı, onları karşı konulması imkansız, kontrolsüz su yerine saydı. Böyle hayal edince daha şiddetli patladı kapaklar... Akabinde kaynamaya bırakıp unuttuğu tenceredeki süt de taşarak ocağın alevini söndürdü, sıcak ve kaygan dokusuyla akıp yerlere kadar süzülürken. Vücudunun her noktası hazdan irkilmiş ve soğumaya dururken ne taşan ve her yere bulaşan süte odaklanabilirdi artık, ne de ısrarla çalınan kapı ziline... Etekleri bacaklarının üzerine sıyrılmış, göğsünün biri uygunsuz teşhire çıkmış halde yerde otururken, kapının dış kısmında da yarı alkollü kocası zili çalmaktan bitap, kapıya sırtını dayayıp yere yıkılırcasına oturmayı denemişti. Şüphesiz sızmanın eşiğinde esnerken.

Zaten tam dairenin kapısından çıkmak üzere olan karşı komşuları da kapı eşiğine yığılmış alkollü adamı görünce hareketlerini hızlandırarak kapısını kilitleyip merdivenlere doğru yöneldi. Gördüğü manzara pek tanıdıktı. Bir an yalnız yaşıyor olmanın avantajlarını düşünüp, bu tarz problemleri olmadığına sevindi fakat sonra geri dönüp karşı komşusunun kapı zilini birkaç kez de o çaldı. Horlamaya neredeyse yüz tutmuş, arada sırada sayıklayan ve takatsiz cümlelerinden hiç birşey anlaşılmayan adamın bacakları asansör kapısının önünü işgal ettiğinden ve çaldığı kapı da açılmadığından çaresiz tekrar merdivenlere yöneldi. Sekiz kat merdiveni inerken kat koridoruna hakim olmuş terle karışık alkol kokusundan bir an önce uzaklaşmanın rahatlığıyla gevşedi. Radyo-çalarının kulaklıklarını taktı. Kendini o an çalmakta olan Santana ve Rob Thomas’ın Smooth tınılarına teslim etti.

Binadan çıkarken ağaç dalları arasından huzmeler halinde süzülen güneş ışınları karşıladı yüzünü. Gözlüklerini taktı. Diz üstü etekliğini yürürken her adımda havalandıran diz kapakları, esen meltemin etkisiyle arada sırada geriye doğru savrulan kumral saçlarının arasından görünen boyun dövmesi çevrede konumlanmış birkaç meraklı bakışın ilgi odağı oldular. O yörüngelerine girip geçerken nefesler tutuldu, konuşulanlar bir süreliğine unutuldu, sigaraların külleri birikti, kahve fincanları, bira kupaları, okunan gazeteler havada asılı kaldılar. Bazıları ise bu nemli hava etkisiyle terleyen kalçaların meltemle havalanan eteklerin yardımıyla bir nebze olsun serinleyip serinlemediklerini düşündüler. Bu sorunun hiçbir zaman yanıtlanmayacak cevabını merak ederken onları ter bastı, adem elmaları belirgin şekilde hareket etti, yutkunurlarken. Biraz ileride genç kız bir taksiye işaret etmek için kolunu havaya kaldırırken, onlar oturdukları masalardan, köşesinde bekledikleri gazete bayiinin kaldırımlarından ışınlanarak kıza çoktan sarılmış, o anki tahayyüllerinde göğüslerini mıncıklamaya koyulmuşlardı bile...

Taksiye bindikten sonra yaklaşık 10 dakika sonra ineceği adresi verdi. Şoföre şehrin ana trafiğine çıkmadan ara sokaklardan gitmesini rica ederken de çantadan aynasını çıkarıp makyajını kontrol etti. Bir yandan tamamıyla yeşillenmiş ağaçların geniş kaldırımlar üzerinde yürüyen kayıtsız ve mutlu insanların üzerine vuran gölgelerine bakıyor, diğer yandan da kendisini 10 dakika sonra bir brunch sofrasında karşılayacak olan erkek arkadaşının biseksüel olma ihtimalini geçiriyordu aklından. Çok değil birkaç gece önce içkinin etkisiyle mi yoksa gayet doğal bir dürtüyle mi olduğuna henüz tam karar veremediği ve kafasını hala meşgul eden bakışını anımsadı onun, o adama bakarken.

bölüm 4
 
 

Bölüm 5

Akşamın gitgide kararan yüzüyle birlikte düştü gölgeler de... Önce uzayıp sonra yerle yeksan oldular. Uzun yapışkan bir nehir aktı aralarından. Kimi zaman kadının karanlığa alışan gözleri, o karanlığın içinde kendisini irkilten iri beyaz gözleri gördü, salınırken. Etin doymayan tarafını gördü, duyguyu es geçen... Dokunmaktan ötesini arzulayan parmakları izledi, herşeyin hep bir adım ötesinde gördüğü açlığa hayret edip, kanıksamaya da kucak açtı çaresiz! 
 
Adamın mekanize olduğu zamanlarda üzerinden bir türlü atamadığı hedefler kapsıyordu odayı, tıka basa dolduruyordu, köşe bucak skor notları ile dolup taşıyordu ama dışarıdan ona bakıp görüyordu ki; ruhunun derinliklerinde bir yerlerde bu skorlar adamın kendisine de yetmiyordu. İnsan çoğu kez kendi doyumsuzluğunun kurbanı oluyordu. 
 
Ara verip biraz dinlenmeden önce, duş almaya gitti adam. O ise çok gerilerde bıraktığı çocukluğunu, masumiyetini düşünüp çabucak silip attı zihninden. Daha fazla kirlenmesini istemedi düşüncesinin. Sırtını odanın boğucu boşluğuna çevirip sağ yanına döndü. Sağ kolunu yatağın başucundan boşluğa doğru dümdüz uzattı, saçlarını da rastgele kolunun üzerinden, yatağın kenarından boşluğa serbestçe dağıtıp bıraktı. Sol kolu kalçasının üzerinde hareketsiz, sol bacağı dizinden kırık, hafifçe karnına çekilmiş halde, altta dümdüz duran sağ bacağının üzerinde, bir tür kısa süreli dinlenmenin ve hiçbir şey düşünmemenin eşiğine gelip dayanan yorgun atlar gibi öylece kalakaldılar. 
 
Yorgunluk, artık tatlı gelmiyordu. Haz yerine binlerce başka tanımsız his vardı benliğinde... Kasıklarında istemsiz atıp duran kasları hissetti sonra. Aynı anda, düşünce yağmurları, aradığı kısacık huzurlu dinlenme süresine bile binlerce kez mütecaviz damlalar halinde düştüler. Adamın geri dönmesiyle daha da nemlenen odanın havası içinde, üzerlerine düşen rahatsızlık verici ödevi de üstlenerek, tekrar buharlaşıp kayboldular zihninden... Yeni bir ayağı koşacaktı yorgun atlar. Kısa, sık tüylerin bedenine arkadan değmesi ile start verildiği anlaşılıyordu şüphesiz. 
 
Omuzlarını öpen dudakların kime ait olduklarını sorguluyordu; soğuyordu içi, banyodan çıkıp gelen nemli bedeni hissettikçe. 
 
Soluna doğru döndü. Sonra yine soluna. Göz göze geldiler ve adama içinden ‘bir daha görüşmeyeceğiz’ dedi. ‘Soluğumda senin temponda koşan atları sevmiyorum, hırsın yüzünden yoğunlaşan ve çaresiz alnıma düşen ter damlalarını sevmiyorum, tuhaf taleplerinden, üstelik yalnızken beni şekilden şekile sokan düş gücünden de nefret ediyorum’ diye ekledi. O bunları zihninde sayıp dökerken adam ona sırtını dönüp, onun elini kendi beline sardı. Hiçbir şeyden habersiz kendi düşüncelerinde salındı, soluklandı. 
 
İkisi de şimdi tam önlerinde fakat biraz ötelerinde uzanmakta olan kürke doğru bakıyorlar ve muhtemelen farklı duygulanımlara kapılmaya başlıyorlardı. Zamanın atardamarlara gümbürtüyle vuran bir kalp çarpıntısı şeklinde aksettiği o ender, o uzayıp giden, o lanet olası bitmeyen anlardan birini yaşamaktaydılar. Kendi zaafları bir trajediyi doğuruyordu hiç şüphesiz. Biri, kine bulanıyordu bir yandan, öte yandan diğeri etinin açlığını uyandırıyordu kendi eliyle. Önünde uzanan adamın çaresizlikleri içinde boğulan, çırpınan, kurtulmayı ise umursamayan biri olduğunun farkına varıyordu, giderek. O bir girdaba dönüyordu kendi içine dolanan, kendisi için varolan, kendinden başkalarına hak tanımaya gitgide zorlanan... 
 
Adam onun sağ elini arayıp buldu iştahla, o eli kendi kalçasına sonra kuyruk sokumuna, en sonunda girişi yasak bir yola tüm kuralları ihlal edercesine, hatta garip bir şeytani güdüyle dünyanın sonunu hazırlamaya teşvik edercesine, itti orta parmağından tutup, kendi derin ve dar karanlığına... Sonra kendi etine döndü, kendine burgaçlandı adam, kalçalarını ileri geri kendi hazzında serbest bıraktı. Odanın zamanı dondu ve tüm bilinmeyenli denklemler birer mızrak oldular kadının beyninde... Artık soruları çözmekten yorgun, sadece ekşi bir acı vardı tüm bedenindeki sinir uçlarında. Karanlıkta uzanan kürkün yoğun fikri ile ivme kazandı bütün tekdüze hareketler ve çok gergin dakikalar geçti sonsuz gibi duran o süreçte... Ve yığıldı üzerlerine yalnızlık! Ve aşkın tutunduğu son palamar da kurtuldu yerinden. Havada ıslık sesleri çıkararak, vurduğu yerde can yakan serseri bir kamçıya dönüştü sonra. 
 
Sesler boğuldu, duvarlardan katlanarak geri yankılandı beyninin dehlizlerinde. Kalkıp kürkü giydi. Adamı yatağında bırakıp mutfağa gitti. Orada ilk gözüne çarpan, keskin görünümlü bir bıçakla geri döndü sonra... Yüzünü örten buklelerin ardından son kez baktı adama. Kürkün aralık kalan yerlerinden görünen vücudu, çıplak eti, yaralı bir hayvanı andırıyordu. Bıçaktan dolayı belli belirsiz yay şeklinde hızlı, parlak bir çizgi oluştu havada. Sonra odayı kesif, sıcak bir koku doldurdu.


 
 

bölüm 4

Adamın kapısına vardığında, parmakları bir an usulca, zilin üzerinde hareketsiz kaldılar. Hiçbir ses, içindeki hayvanın hırıltılarını bastırmaya yetmiyordu. Zil sesi de onun sadece bir an kendi insan ruhuna geri dönmesine yardım ettiyse de, bunun etkisinin kısa süreli olacağının hala bilincindeydi. Sadece o sürecin hangi hızda akacağı konusunda endişeleri vardı.

Kapıyı adamın açmasıyla, adamın derin mavi gözlerindeki şeytani pırıltıları farketmesi de bir oldu. Adam kapıyı asla değişmeyen centilmen yapmacıklığıyla açarken, kendisinin içeri girmesi için bir reveransı da eksik etmezdi. Bunca süre bu hareketlerin son derece basit bir kaldıraç kuvveti oluşturmasına nasıl da göz yumduğuna içinden hayret etti. Üzerindeki mavi tilkilerin kendisi yürürken onunla birlikte hareket ediyor oluşlarını hayranlıkla takip eden adamı, artık bütün dikkatini vererek izliyordu. O gecenin başrol oyuncuları, kürkü oluşturanlar olsalar da yine de elini adama doğru uzattı. Adam onun elini ustalıkla tutarken ve dudaklarını onun eline dokundurmaksızın onun önünde saygıyla eğilirken, o kendisini bir tapınak kraliçesi gibi hissetti. Fakat bu ritüellerin hepsinin birer kurgu olduğunu, adam gözlerini kendisine çevirip yavaşça doğrulurken anlamakta da gecikmedi. Adamın tek bir isteği vardı. Biliyordu. Onun da tek bir hedefi vardı. Ama adam bunu henüz bilmiyordu.

Üzerindeki kürkü çıkartması için yardımcı olmak üzere adamın onun arkasına doğru, ellerini de kürkün yakasına yaklaştırdığını farkettiğinde, içindeki hayvanın dürtüsüyle sanki dünyada sahip olduğu tek giysi oymuşçasına birden dudağının kenarında beliren sinirli bir tebessümle karışık;

-         Çıkartmak istemiyorum, diyebildi. Sesindeki boğukluk ona kendisini farklı hissettirmişti.

Adam bu ani çıkış üzerine, olayı kendince yorumlayıp, hınzır bakışlar atarak;

-         Zaten onun içinde bu gece her zamankinden çok daha güzelsin. Seni buraya gelene kadar onun içinde görenleri düşündükçe şimdi kıskançlıktan deliriyorum, diye yanıtladı.

Kadını elinden tutarak onu incitmeye kıyamıyormuşçasına yönlendirerek salona davet etti. Salonun perdesiz komple camla kaplı denize bakan cephesinin açık olan bir bölümünden, akşamüzeri serinliği doluyordu içeri. O, denizdeki dalgaların yarattığı hırçın görüntüyü sessizce izlerken, saçının topuzuna isyankar olan buklesi, hafifçe eşlik etti serin esintiye. Ayakta duruyor oluşunun bilinçli olduğunu hiç anlamayan adam ise tek elinde taşıdığı iki kadehten birini ona doğru uzatırken diğer koluyla da ona arkasından sarılmayı ihmal etmedi. Kendisini bildi bileli Martini içmekten hoşlanmamıştı. Aslında bu adamla yaşadığı ve hoşlanmadığı ne çok şey olduğunu da hayretle farketti akabinde... Adamın sarıldığının ne yazık ki; kendisi değil de sadece kürk olduğunu, biliyordu artık. Kendisine onca zaman kabul ettirdiği onca oyunla karışık yaşanmışlıkların hiçbirinden hoşlanmamış olduğunu da biliyordu... Bütün halatlar birer birer patlarcasına kopuyordu. Gemi limandan ayrılıyordu. Tazyik dayanılır gibi değildi.

-         Bugün seni beklerken zaman geçmek bilmedi, dedi adam.

-         Beklemeyi sen istiyorsun ama, diye yanıtladı kadın.

-         Biliyorum, seni bir ömür boyu beklemek bana inanılmaz bir heyecan veriyor, deyip sustu adam. Susmak onun çaresiz kaldığı zamanlarda, hep yolun sonuydu.

Bu bekleyişlerin hiçbir zaman ardı arkası kesilmeyecekti. Çünkü adam oyunlarının en esaslı aletini kastediyordu, beklemekten bahsederken... Kadın ise aşk yüzünden daha en başta göremediklerini içindeki hayvanın vahşi duyguları sayesinde artık farkediyordu. Herşey gibi kendisi de oyunlar içinde bir oyuncaktı. Her seferinde adı değişen, kuralları değişen fakat asal oyuncusu asla değişmeyen oyunlar... Hem kim, şimdiye dek kimi beklemişti ki; ömür boyu?

Bunları düşündükçe çok canı yanıyordu. O an adamın, kendi kulağındaki kehribar taşlı küpeyi dudakları ile sıkıştırıp çıkartması dahi o kadar canını yakmıyordu. Denizin tuzuyla karışık esen ve yüzünü yalayan serin esinti dahi beyninde esen soğuk fırtınanın şiddetine erişemiyordu. Kehribar taşlı küpenin yere düşme hızına eşitti bütün anı sandığı şeylerin de düşmeye başlayıp parçalara ayrılışları... Bir düşün düşüşü kadar yavandı artık herşey. Vücudunda dolanması gereken ama kürkü okşayan parmaklar karşısında, ne kadar eylemsizlik içinde kalmaya çalışsa da hareket kanunlarının içinde yer alacaktı bedeni, bir süre sonra. Çünkü hep gerçek olan tek şey vardı: Adamın görmek istediği oyunu sergilemek. Fakat bu sefer kendi istediğini de ondan alıp gitmeden son perdeyi indirmeye hiç niyeti yoktu.

Artık hayatındaki fazlalıkları taşımaktan sıkıldığına karar verdiğinde, elindeki Martini kadehi de o düşüşün bir parçası oldu. Sadece duvara yansıyan gölgeler, henüz her ikisinin de hareketlerini ayakta taklit etmeye devam ettiler.

bölüm 6

 
 

bölüm 3

İnce uzun parmaklarının kavradığı eyeliner ile gözlerinin etrafına çekmiş olduğu muntazam çizgileri otomatik bir bilinç ile tamamladı. Kendini savaş boyaları süren bir kabile üyesi gibi hissetmek isterdi ama yanında savaşını destekleyecek hiç kimse olmadığından gecenin tek savaşçısı olduğunu bir kez daha acıyla anımsadı. Durdu ve aynadaki yansımasına kilitlenip kaldı.

Aynanın yansımasında gördüğünün aslında başkalarının tam olarak da gördüğü kişi olmadığını ilk fark ettiğinde daha küçücük bir çocuk olduğunu hatırladı. ‘Aynada gördüğüm ben isem, bana bakanlar aslında yüzümde ne görüyorlar?’ diye düşünür dururdu, o zamanlar… Çocuktu tabii ve o düşünceler büyüdükçe şekillenmiş, yetişkinlikte kabuk değiştirip yerlerini yeni sorgulara bırakmışlardı: ‘Gerçek ben, benim hissettiğim mi? Yoksa başkalarının bende görüp yaşadığı mı?’

Ah, ne de imkansızdı insanın kendisini görmesi ve nasıl da zordu aslında kendine dönmek! Bir kez kendinden uzaklaşmanın cazibesine kapılıp gittiğinde ve en korunmaya ihtiyaç duyduğu anlarda insanın eve dönüş yolunu artık unuttuğunu fark etmesi; ormanın ortasında yapayalnız kaldığını birdenbire anlaması gibiydi aslında, büyümek. Yeniden çocuk olamayışın çaresizliği mecburen onun içindeki vahşi hayvanı daha da yaralı ve hiddetli kılmaya itiyordu. Üstüne üstlük kendisine, bu adamın işaret ettiği seçimleri, yapmaya nasıl da izin verdiğini hatırladığı zamanlarda, içinde oluşan ruh kirlenmesini daha da yoğunlaştırıyordu bu hisler… Yaralı hayvan bu yüzden kendi yalnızlığında çoğu zaman acıyla inliyordu!

Salonda hala bıraktığı yerde durmakta olan mavi tilki kürkün gecenin ilerleyen vakitlerinde olacaklarla ilgili hiçbir suçu olmayacaktı. Bu dünyaya geldikleri gibi yine suçsuz bir şekilde kendisine eşlik edeceklerdi sadece. Hesaplaşma istiyordu ve vazgeçmeye de asla niyeti yoktu.

Saçlarını hafif bir topuz halinde toplamış fakat o tek taraftan düşen inatçı buklenin, azimle edindiği salınıma ise bir türlü engel olamamıştı. Artık hazır olduğunu düşünüp salona geçti ve büyük bir dikkat ve saygı ile mavi tilki kürkü bulunduğu yerden alıp üzerine giydi. Boy aynasında kendisine baktığında, kendisini rahatsız eden şeyin kürkü giymiş olması değil de üzerindeki uçuk mavi ipek kıyafet olduğunu bir bakışta anladı. Sanki o anda bu kürkün ihtiyacı olan onun içindeki hayvandı ve ikisi arasında kalan insan ihtiyacı kıyafet pek gereksiz, hatta sakil duruyordu. Kürkü ona zarar vermekten imtina edermişçesine çıkardı ve ardından kıyafetinin sırtındaki fermuarı, belinin az yukarısından başlayarak yavaş fakat bilge bir hareketle açtı. Elbisesinin askıları omuzlarından aşağı düşerken, fonda Maria Callas, Puccini’den Un Bel di Vedremo’ya tüm benliği ile hayat veriyordu. Ne gariptir ki; içindeki hayvan da tam o anda bir hayat almayı düşünüyordu.

Arya’nın icrasında yer alan davullar çalındıkça, onun da nabzı hızlanıyor ve yüreğini sıkan bu adamın kendi hayatından çıkması gerektiğine artık yeterince emin olduğunu hissediyordu.

Bu düşünceler eşliğinde kollarını birer birer elbise askılarından çıkarıp, kıyafetin üzerinden yavaşça kayıp düşmesine izin verdi. Şimdi üzerinde insana hizmet eden sadece iç çamaşırları ve tıpkı mavi tilkinin gözleri gibi duran koyu kehribar taşlarla süslü küpeleri kalmıştı… Derin bir nefes aldı. Yere düşen kıyafetin üzerine kilitlediği bakışlarını yavaş yavaş aynaya kendi yansımasına doğru kaldırdı. ‘Gerçek sen misin?’ diye sordu aynaya doğru, yüksek sesle… Topuklu ayakkabılarının üzerinde yükselen bir abide gibiydi adeta. Ancak vücudundan ziyade bakışlarına dikkatini verecek olan birinin içindeki vahşi hayvanı tastamam görebileceği de aşikardı… Adamın istediği hemen yanıbaşında kendisine eşlik edecek olan kürk olsa da artık kuralları değiştirmenin vaktiydi. Kürkü onun için can veren tilkilere bir saygı duruşunda bulunuyormuşçasına giyindi. İçinde artık kendisini çıplak hissetmeksizin kapıya doğru yöneldi.

bölüm 5

 
 

bölüm 2

Ne zamandır başından boynuna, oradan da omuzlarına ve sırtına yol yapan suyun sıcaklığını hissederek gözlerini kapatmış; duş başlığının altında el ayalarını banyo fayanslarına yaslamış, yüzü aşağı dönük şekilde, içindeki öfkenin akıp gitmesini diliyordu. Yüzüne ve boynuna yapışmış sırılsıklam saçlarda artık bukle namına bir şey kalmamıştı. Ne kadar olumlu düşünmeye çalışırsa çalışsın, bu zorlamanın tersine içinde kabaran cani duyguların ilk kez farkına varıyordu. Bu onu ziyadesiyle ürküttü. Fakat düşünmekten de geri durmadı. Bugüne kadar yaşadığını sandığı aşkın içinde kendini ilk kez köşeye kıstırılmış bir hayvan gibi vahşi duygularla dolu hissediyordu. Bu, korkutucu ve aynı zamanda cesaret vericiydi de... Etrafındaki bütün estetik çizgiler bir anda hayatını terk etmiş, beyninde sadece düz bir çizgide gittikçe hızlanarak ileri geri giden bir düşünce takılı kalıvermişti.

Banyoda, akmakta olan suyun tekdüze sesine karışan başka hiçbir ses işitilmiyordu… Mümkün olsa orada saatlerce kalabilirdi. Vücudunda o güne kadar adamın bıraktığı bütün izleri, imkan olsa da, silebilse idi. Gözlerini açtı. Çenesinden, kirpiklerinden,burnunun ucundan ve dudaklarından durmaksızın aşağı süzülen suyu ve damlaları izledi. Çok sıkıldığı günlerde dışarı çıkıp kendini yürümeye vurduğunda şans eseri yakalandığı yağmurlarda da böylesine arınmayı dilerdi. Su, onun için vazgeçilmez bir vaftiz aracıydı sanki!

Dünyanın bütün yası, insan hayasızlıklarının katlanılması zor bütün sonuçları adeta düşündükçe içinde birikirdi. Bu yüzden sudan yardım dilerdi. Ruhunun güçsüzlüğüne, vücudunun şehvete bulanmış her santimetrekaresine hep iyi gelirdi su… Ellerini boynunun gerisine destek yapıp, yüzünü yukarı doğru kaldırdı. Göz kapakları aynı anda otomatik bir hareketle sıkıca kapandılar. Akabinde süzülen gözyaşları, suya karışarak göğüslerinin üzerinden usulca akıp gittiler.

Bir zamanlar aşkın esiri olmaktan bahseden adam artık onu bilinçaltından tetikleyen bir itme gücüyle kendisine esir etmeye çalışıyordu. Kadının aşkın kutsallığı adına izin verdiği onca şey demek adamın gözünde bir buz kalıbının eriyişi gibi önemsizce yitip gidiyordu. Bunu düşündükçe, bir acımasızlık sarıyordu kadının beynini, bedenini. Kendini korumaya çalışır gibi otomatik bir bilinçle kollarını kendine doladı birden, eski bir dostu kucaklıyormuş gibi hissetti kendini. Tükenmişliğinde, yerine koymaya çalıştığı enerjiyi yine kendisinden edinmesi gerektiğini, hatırlattı ona doğası.

Sorunların kendi üzerine tazyikli sular gibi gelişini engellemek yine onun başarabileceği bir şey olmalıydı. Duş başlığını duvarda takılı olduğu destekten çıkarıp aldı. Banyo küvetinin gider borusunu tıkadı. Birikmeye başlayan suyun içine uzandı. Biraz sonra banyodaki seslerin şiddeti yerini daha yumuşak akımlı bir uğultunun şiddetine bıraktı. Zira küvette birikmekte olan su, duş başlığını içine hapsetmiş, su sesinin kulakları rahatsız eden büyük kısmını yutmayı başarmıştı. Suyun gücü adına tekrar sakince düşünmeye çalıştı. Elini suda yavaşça hareket ettirdikçe oluşan dalgacıklar, vücudunun yüzeyde kalan kısımlarına çarparak kendiliğinden basit bir uyum oluşturup, ters yöne doğru salınan dalgacıklar halini aldılar. Salonda duran paketin beyaz, kaygan ve pürüzsüz yüzeyi kadar olmasa da vücudunun ve ruhunun şu an suyun gücüyle temizlenip arınmaya ihtiyacı vardı. Bütün bu gel-git ve suyun kaldırma kuvveti, içinde sabırsız halde bekleyen vahşi hayvanı bir süreliğine daha sakince beklemeye davet etti. Yüzeyden aşağıda, duş başlığından yüksek frekansta mekanik bir titreşimle fışkıran suyun etkisiyle kavite olan minik hava kabarcıklarının, vücudunun sağ yanını süpürerek suyun yüzeyine doğru yükselişleri ise, o an, sığınabildiği tek mutluluk sebebi oldu.

bölüm 4

 
 

bölüm 1

Kahve fincanını iki yanından usulca kavrayan ince uzun parmaklarını yakın kadraj incelerken, saat birden, artık vaktin geldiğini hatırlattı kadına… Beyaz pakete odaklandı gözleri. Geniş, kırmızı, tülden kurdelenin sarıp sarmaladığı haliyle belki oldukça masum görünüyordu paket. Çok sıradan görevini yerine getirmiş; içindekileri, ulaştırılması gereken adrese ulaştırmıştı. Üzerinde taşıdığı masumiyeti içindeki metaya bulaştırması ise imkansızdı! Ortamdaki heyecanın titreşimlerini ancak, belki, emebilirdi karton yüzeyi… Yapabileceği en fazla bu olabilirdi. Kadın fincanı elinden bıraktı ve karşı koltukta durmakta olan paketi almak üzere yerinden doğruldu. Siyah iç çamaşırının kalçalarına denk gelen kısımlarını işaret parmaklarını kullanarak düzeltti, yürürken. Fakat başının sağ kenarından halihazırda düşmüş olan bukle kendi namütenahi rahatlığında salınmaya devam etti. Paketi masanın üzerine koydu. Kurdelenin bir ucundan tutup çekerek düğümün kolayca çözülmesini izledi. Aşkın, gemici düğümlerine benzer bir hali olmadığını düşündü sonra! O gemici düğümlerinin yapılması kolay, kendiliğinden çözülmesi ise zordu. Ancak insan istediğinde bağ merkezini gerilim yönünde dik esnetirse düğümler çözülebiliyordu. Aşkın oluşma ve çözülme süreci ise bunlara tam ters işleyip, gelişiyor ve son buluyordu. İnsanın ancak aşkın bağ merkezini gerilim yönünde daha da sıkması halinde genellikle aşkın sonu geliyor ve aşk ancak böylelikle bir çözülmeye uğruyordu.

Kahve fincanını kavrar gibi iki yanından usulca tutarak paketin üst kapağını kaldırdı. İçinde ince bir paket kağıdına sarılı olan kürk mantoyu fark ettiğinde, boğazını, sanki üzerine düğüm atılmış ince bir halatla sıkıyorlarmış hissine kapıldı. İnce kağıtları iki yana usulca açarken tiz bir hışırtı böldü, odanın sessizliğini. Mavi tilki kürkünden yapılmış mantonun griye çalan beyaz tonu, paketin saf karton beyazlığına karşı durarak, insanlığın ucuz masumiyetini haykırıyordu adeta! Kürkü, sanki ölü bir hayvanın bedenini kavrıyormuşçasına, hüzünle paketten çıkartıp koltuğun üzerine serdi. Kendi çıplaklığından utanıp ve bütün insanlığın bitmeyen açlığından; kürkün karşısına geçip oturdu. Sorguya çekilmeyi bekleyen sanıkların yerine koydu kendisini bir anda… Karşısında, her birinin boyu 50 cm’i aşmayan, kimbilir kaç mavi tilki uzanıyordu şimdi? Bu gezegene doğduklarında, bir gün bir koltuğun üzerinde, derilerinin ve kürklerinin uzanacağını bilebilirler miydi? Nerede başlardı insanın masumiyeti? Var mıydı, masumiyet? Kaç mavi tilki için dökülüyordu şimdi gözyaşları?

Kalktı; paketin içinde duran ve okunmayı bekleyen notu aldı, bir çırpıda eline… Üzerinde ‘Seni beklerken, bu kürkün içinde bana sadece iç çamaşırlarınla geleceğini bilmek, beni aşırı heyecanlandırıyor olacak’ yazan notu okudu. İçinden sadece soğuk bir okyanus dalgası geçti. Artık aşkın çözülme sürecine girdiğini açıkça kestirebiliyordu.

bölüm 3

 
 

Yatağın kenarına oturup, yere doğru eğilmiş ve ayak parmaklarının muntazamlığını izlemeye koyulmuştu. Bu arada başının sağ tarafından yerçekiminin etkisiyle serbestçe düşen yaklaşık 15 cm uzunluğundaki doğal bir bukle, biraz salındıktan sonra rahatça uzaydaki uygun konumunu almış ve eylemsizlik momentine tutunmuştu. O ise, saçın bu hareketini farketmeksizin, kendi bedeni üzerinde fikir yorarken, bir yandan sevgilisinin kendisi hakkındaki fantezilerini de düşünüyordu. Aşk bedene düşünce ruha bulanan tılsım çoğunlukla bedenin karşı konulması zor isteklerine rast geldiğinde, çok farklı yönlere kalkan trenlerin soğuk metal kokularını da içinde hissettirebilecek bir yolculuğa hazır edebiliyordu insanı...

Ayağa kalktı ve aynaya yansıyan bedenini uzun uzun inceledi. Elleri kendi bedenini okşarken, hem yılların hemcinslerine yapmış olduğu yaşlandırıcı etkiyi şimdilik kendisi için es geçtiğine kanaat getirip gülümsedi, hem de bu gece olacakların hazırlığına geçmeden önce bunu gerçekten istediğinden emin olduğunu görmek için aynada kendi yüzüne dikkatlice bakıp kendisine teyit verdi. Üzerindeki siyah iç çamaşırı ile sanki bir defilenin catwalk'unda yürüyormuşçasına, açık duran balkon kapısına doğru ilerlerken yüzüne vuran meltemi ve güneş ışınlarını hissettiğine memnun, gülümsedi; sağ elinin parmakları ve omzu tül perdenin dokusunu hissettiler usulca... O, balkonun pervazına doğru eğilip dirsekleri ile dayanırken, gözleri engin denize ve aşağıdaki kumsalda köpekleri ile neşeyle oynayan bir çifte takıldı. O sırada perde, yalayıp geçti vücudunu...

Güneş ışınları sıcaklığı yeterince hissettirmeye yüz tuttuğunda içeri geçip kendisine bir limon-tonik hazırladı. Tost makinası ve kahve makinasından çıkan sesler doldurdu mutfağı. Bir süre sonra kahvaltı tepsisi ile salona geçtiğinde, gözüne koltuğun üzerinde bekleyen kocaman beyaz paketin tülden kırmızı kurdelesi takıldı. Paket bir gün önce sevgilisi tarafından kendisine özel kurye ile gönderilmiş ve üzerine 'bir gün sonra açılmak kaydıyla' yazan bir not iliştirilmişti. Paketi, vakti geldiğinde açacaktı ve içinden başka bir not daha çıkacağını da biliyordu. Bu, daha önce de birkaç kez tekrarlanmış bir ritüeldi... Paketleri açmadan merakla bekletmenin heyecanını her iki taraf için de doruk noktalarına taşımayı seviyordu adam... Bunun verdiği zevk de fantezilerinin zevkini kabartan bir dip dalgası gibiydi adeta. Paketin açılma vaktine yaklaşık yarım saat kalmıştı. Kahvesini eline alıp, berjer koltuğuna geçti. Yanlamasına otururken, sol bacağını koltuğun kenarından aşağı salındırdı, diğer bacağını da bağdaş kurar gibi diğer baldırının altında kalan boşluğa doğru topladı. Başı koltuğun kenarlığına dayandı. Pakete dalıp giden gözlerinin yanından aşağı salınan bir tutam bukleyi ise, doğal olarak, yine farketmedi.

bölüm 2