burada sözüm kendime. aklıma anlayışıma bakmaya çalışıyorum diye. anlatanları da anlatılanı da dikkatli dinlemeye bakıyorum. maksat hayatın kıvamı …

dedem gibi bir adamdan duydum. hiç rahatsız olmadan beni de kimse rahatsız etmesin. olmaz. tabiidir. ne ki luzumsuz? düşünmeden mi yazdığım yoksa bilmeden. söylesem lüzumsuz. hiç kimseyim. olmasın, olsun. korkarım yine yazarım.

 (nizam intizama dair)  “idare bir irade meseledir.” bence de. bu fikirdeyim, bu fikre inanıyorum, mesele idaridir ve bir irade meselesidir. idare de siyasidir. başta hesap kitap gerektirir. alış veriş, daraltayım küçük kapta kaynatayım. ekonomi. üretim tüketim. düzen kapitalisttir, üretimde üretici hakları değildir ön planda etkin olan. (kaynak kimin? hangi kaynak?) kaynaklara sahip olma, -kullanma- sömürme- ürettirme, tükettirip tüketmedir. anladığım gibi basitçe bu şekilde ifade. bu bir dediğimde anladığım budur. üretim olabilecek alanlar daralanda birkaç hareketle verim sağlayabilecek boşluk bulup boşluk dolduran(suprematist )bir  kaynaktır insan denilen mahlukat da. aklını kullanacak. kullanırsa ala. kullanılırsa dik ala.

bir babaannenin anlattığı hikayedeymiş de anladığım kapitalist güçlerin hesaplaşmasına niceleri gibi ermenilerin de kurban gittiğidir. şu Anadolu topraklarında kapitalist güçlerin hesaplaşmasına kurban giden insanların soylarına bak. niceleri de Türk. azınlık çoğunluk. Laz, Yahudi, Arap, Kürt, Roman, Çerkez, Arnavut, Ermeni … soyları kökleri şimdi hepsini sayarım. bunlar çoğunlukla çoğunluk olma iradesini göstertip bak bura bi bütün var hani bir ünite misali işlesek, buna da böylece karar verdik irademiz budur dememişler midir? hadi gelin diyende çoğunluk demişlerdir. tabii biz ayrılalım iradesi de yaşanmış, tüh vakti şimdi de yok bu işin, saatler akmış vay anası geç kaldık da denmiştir. bununla yüzleşmekte bir sıkıntı yaşanacaksa yaşarız cefa da çekeriz. ne mutlu…

Amma, heh bana bak bu tamamen hem de tastamam senin suçun derhal bunu kabul et, başını ey, eğil af dile yetmez. suçluyum de sonra da arkanı dön ve ileriye rahatça bak derseler…

Ecnebileri, hem ecnebi hem de gavur olanları da sevmediğimden değil. hoş sevmesem de olur. bir de yemekleri içmekleri var. almanlar ve sosis, ingilizler ve çoban yemeği, fransızlar ve şarap. dedem hatta dedemin dedesi ve onun dedesi zamanından bu biçim... sanki bizde sucuk yok, çoban yok, mey yok…

bunun için suç ve sebebi bilmeyi, bunun için katliam ve sebebi bilmeyi, bunun için af dileme ile yüzleşme sebebi bilmeyi, kusur ile suçu ayrıştırabilmeyi (tabii mümkün mertebe- iş mertebeye gelip çatınca akıl bizim merkep inadına takılabiliyor) ve bunları birbirine karıştırmamak ihtiyacı olduğunu hatırlatıyorum durduğum yerde kendi kendime.) yine suçlu benim durduğum yerde başıma iş çıkarıyorum. gün geçiyor. unut ve affet psikolojisi de epeydir dergilerde var ya. hadi affediyoruz kendiliğimizden. bırakın da unutmayalım bari. ya da doğrusu tutun unutmayalım. yok yok ne tut ne bırak kararsız kalsın. harikulade…

 

eskiden dünyanın (yeniden) “self determination” dediği sırada bir bağda kavga çıkmış, zayıf iradeli bir iktidar, ki bir imparatorluk, -son demlerinde- tedbir demiş ( ihtimal kotarılabilecek bir birlik yahut bütünlük) ve asayiş için, zira parça parça ayrılmaya başlamış. komutanı alman olmuş, ingiliz olmuş fransız olmuş. rus gelmiş, bazı tebalarda vefa  bazısında cefa. sadakat insana. görev tanımı tamam da uygulamaya mahsus teşkilat dünya gibi karışık. geride kandan başka bir iz yok.

 

tanımlarda da bir anlaşmazlık var. misal bir kısım (tehcir)“bu bir orduyu koruma vak’asıdır” diyor ( ben de hangi ordu yahu diyorum)  bir kısım da (toprak bütünlüğü ve) “asyişi idame ettirme, tedbir  vak’asıdır” diyor. ne kadar doğru bir deyiş olabilir amma dahası iş uygulamada hepten karışıyor. yine kandan başka iz yok.

 

 

 

emanete sadakat aklıma geliyor aklım karışıyor. karışmasa intihar ederim bi dakka durmam.

sonra kökler de karışık orada da bir anlaşmazlık var kardeşim. hurriler, kafkaslar, sümerler, aramiler, bir de huriler, sürmeliler,  kafatascılar, haramiler. öte yanda bir de Türkler…

 

kışkırtma dolduruş tetikçilik ile muhatap olmam gerekecektir. karnım aç. karnım tok sırtım pek olsun, refaha ulaşayım sonra kimim, inancım ne, döner bir bakarım hissi ağır basar tabii. yok işte, ikisini birden yapmalı bir yandan yerken bir yandan da bakıp gördüğünü anlatmalı.

görünen anlaşılabilir mi? kime anlatmalı?  ne kadar cahilim? bilmiyorum. belki düşünmekten yorulacak kadar. bu öldürmez, açlık öldürür. silah öldürür daha daha daha … yeter!

 

 unutmadan, o zamana kadar bulutlara bakıp anadolu’da bir iki Türk öldürmeyi çözüm sananlara bu çözüm değil ki diyen tüm kardeşlerimi hasretle anıyorum. nur içinde olsunlar.

acıyı paylaşmak kardeşlik, bir nevi ortak sorumluluk o anda diye yazdım. şu ki kendince hatırlanmaya değer acıları canlı tutmak olabilir. içimden bilmem ne olup gitsinler dilemiyor değilim de şimdi tayib’in gül’ün karısını ibreti alem için ters düz etmeli nassa alceen ceza aynı diyenleri de sağda solda, işyeri gibi yerlerde tiksinti ile işitiyorum, n’olcak! beni benden alıp kendimi unutturmaya soyunmak çıplak yalan.

 

konum neydi ki irade. hangi irade. ne için? adil aklı selim işleyişe dair düşünmeye çalışmak da düşüncelere tahammül etmek de bir dert. bir de bunların uygulaması var. hareket bereket.

 neyse işte. nerede ve hangi sebeple olursa olsun bir cinse ve sair tüm haklarına (bulunduğu yerde) tecavüz şu garip dilimde (lisan) cinsel bir sikme-sikilme ve dahi kabul görülen, caiz cezai bir tanım ve yaptırım olarak kaldıkça niceleri nice gözlerde bir renk olarak kalacaktır.

kırım kırım kırılır katliam karşısında da o andan unutmam.

affetmek başka hikaye… hatırlarız o zaman.

belki gitmem gerek. taraf olamıyorum, henüz.

 

 

 
 
sudan sebep

zengin temiz ve çirkin

öfkelenince zavallı kalbim

fakir kirli ve güzel

susmak ister candan

kudurmuş sanki bir insan

ruhu duyulsun o zaman

sudan

---

kanat çırpacaktım omuzlarına insanların

göstermeye kanatlarını

uzatıp birden elimi bulutlarına

ta maviden düşecektim

ne hayal diyecektim ne de yalan

sarılıp narin bedene

güçlü kollardan kurtulacak

sadece esirin oldum diyecektim

çarpmayacaktı duvara taş

hedef alınacaktı kanatlar

takma kirpiklerle bakmayacaktım

sadece ağlayacaktım

altın tozu satmak isteyecekti yıldızlar

elmas dişleriyle kumları toplayacaktı ejderhalar

bekleyecektim ay ışığında

her geceyi sabaha kavuşturacaktım

oldu mu bak

düşler esir ağlama

bekleme zamanı

harcanmasa

oysa haylaz bir arkadaştı

 

---

çekinmeden

şıngır mıngır oturduğu yerde

ne istersin bebeğim

sırtını dönme

gördüm işlenmiş dövme

sihirli bir çubukla

koyu işi isi

şıngır mıngır bebeğim

çelik gibi metalden

bir gövdeye

patlayan tüyden

denizden

neyse ki güvertede

ve uzaklık mavi bir liman

canım buyursana yürekli

deli bir umman

---

 

derinden ve zillerle

sonsuz

yine yağmur sesi gibi geldi kulağıma

kalbim de çarpıyor

bundan fazla kalacak ya

kalsın sana dair

bir yuvarlama

bir denk ayaklarda

yeniden aksak

 

---

bir telefon çalar

aile kavgasındayken dünya alem

sessizce uzanmışken maviden

dünyanın erleri kahverengideyken

ne çekim ne karşı durum

sırtıma almışım kendimi

ne dökülecek bekliyorum

anlamı varsa yükümdür

yazarken yanlışları siliyorum

anka yazmıştım bir vuruş farkıyla

oysa anla yazmak istiyordum

farklı yazmıştım farkı yazacekken

bıraktım düzeltmiyorum

bak yazacakken nasıl duruyor

neyse iste ş değişti

bu ve dedi ki doğruca

yaşıyorum işte …

---

gerçekten

ne yalan ne yanlış

bir başka başlayacak tüm umutlar

dünya sönerken

yalnız kalmışken

içinde ararken sevgili

yakarken dışarıda yine dünya

bir başka başlayacak tüm umutlar

ne yalan ne yanlış

gerçekten

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

---

nakşetmek

zor değil mi hiç

anlamını duyurmaya

sağır sultan çözse dahi

bir işareti

neyi nişan alır

hangisi baştaysa

kuyruğu da dik durmalı

onurlu kalbi cesur aklı

yaşayan bir insan ki

o dahi

zır deli

zor değil mi hiç

 

---

hatıra saydığın hafızandaysa

hafızan saysan güzel ansan da

kalsa elde fikir bir de uğursa

hiç inanmasan yahut kansan da

uğruna da sorsan dosta düşmana

ölür müsün öldürür müsün can

 

af edersin  canım

atları da severim

atları da vururlar diye

atları daha severim

yakın ederler ırağı diye

biri AT belki severim

sanki insanca davranır diye

atım yok efendim

küsmem efendiye atı var diye

at binen kılıcına söz boynum

sırtına bal semerim

atım olsun gör efendim

kıskanmam ben de diledim diye

 

---

muhafızlar ölüm olsa dahi…

duvar taştan olsun

kayır onu koru ki hayrolsun

ayrılan toprağa sınır görünse

bir ağaç değil ki

iki yanı destekli yerinde zamana

tüm hacmi ile kıymetli hava da

değer bir köprü olsun

…..

 
 
asmak isterseniz - ki bazan şiir yasaklansa da kurtulsam diyorum- bu grubun adı "acıbadem ve çitlembik" olsun. biraz ara vermeliyim bu şiir şuur işine... yoruldum diyelim amma buralardayım. (istişare yoluyla yollamayı denedim de olmadı gibi, bu sebeple bir iki rahatsızlık vermiş olabilirim, affola) selamlar, mengü
 

me di teryan sancı

çok gibi bulursun da can

bir durak değil ki bu yolcu

sahili inci kumsalı dilenci

beklerim geçici dünyayı hancı

 

sevişme

sevişince

ne sesi ne nesnesi olmadıydı yazın

menzilden sapmışım sessizce kışın

ne bir kişi ne de bilir kişi

işim yoktu ve her şey çoktu

şimdi bir karar bir düşünce

bir inat bir ücret ve bir cüret uzağa

mümkün ki hepsi bağlı

amma menzil farklı

ne kavram ne düşünce

aklın üşüyünce ve de yoksa hissin

ister git yat noksan geberebilirsin

 

24

çıplakken

güneşi doğuracaktık sevgilim

kökler havadayken

yere düşmeyecekti yapraklar

yalnızlık alkışlayacaktı kalabalıkları

uzaktan el sallarken kışın

sobada yıldızları küllerden uçuracaktık

sessizliğinde günlerin

geceler boyu bağıra çağıra gülüşüp

akşamın çocuklarını doğuracaktık

alışkın olmayacaktık aşka

yaşadığımız her anı unutup

sadece birlikte sarılacaktık

dünden bugüne

hayata

 

dizgin

kaybetmeden bu hissi hiç

varlıkta yokluğa sadakat

yok sergileyen

çırp yoksulluğu boştan doluya

olan olmayanda canım

sözde sade bir resim

  

acıbadem ve çitlembik

bir ses duydum

sana koşmak istediğimde

ayaklarım

sana sarılmak istediğimde

ellerim

sana sevgimi anlatmak istediğimde

dilim

sana kendimi vermek istediğimde

bedenim

sana ne desem

ne taştan ne plastik ne çiçek

ağaçta bir kovuk toprakta bir çukur oyuk

sadece sunabildiğimse sesim

öyle uzak öyle yakın

bir bolluk bir boşluk

yine sen geldin aklıma

kaybolmayacaksın beyazda…

 

çivit köpük

çoşunca dalgalar

seker taşlar inceden

halkalar dağılır

yüzünde suyun

karışır halimiz

renkli tek resim

dahası da bembeyaz

dalgalanır inceden
 
 
tüm boşluğu doldurmuş
ıslak toprak yerine yağan
yağmur akıp geçmiş gibi
kalbin
akıl alanmış

delilikte izin almaksızın denge
bağlanmış yakaran ölümlü ölümsüze
seken bir taş yuvarlanırken sağlanmış
öksüz
farkı toza dumanaymış

üstümden geçilmiş
bazen hisse derim
kırbaç direğe bağlı
kalbim
aklında aşık kalanmış

"kelebek"

ağaç salmış köklerini ana
toprak erin yeri
hava mavi
su berrak olanda
biri değil
muhtaç
ikisi birden
0’la 10na


"Saye"

Selim,
adımı yaz sen de
seviştikten sonra
bir duvara
elindeki ışıkla
yeniden bak de
O ha!
 
 
ucunda uçan sıcak soğuğa
zorlama rüzgar
mala metaya
olmazsa olmaz

namzet değil mi kimse

bereket çapan vuran vuruşan
yeşilde karar boştan doluya
mala metaya
olmazsa olmaz

namzet değil mi kimse

yatakta akan ıslak çağlayan
mavi sarıya yol veren suya
mala metaya
olmazsa olmaz

namzet değil mi kimse

bir dilde koruna karar
kızıla yarar
mala metaya
olmazsa olmaz

namzet değil mi kimse
...

başka

bahçede çim biçme sesi
teknoloji son sürat
bilgisayar eski musiki bile çalar
hem ecnebi hem yerli

çalışmaya çalışıyorum
ölsem şimdi hık diye
kesilse nefesim içime çektiğim tütün dumanıyla
durmayacak mı dünya bana

maazallah bildiğim bir dua
çocuk on beşinde daha
nene dede son demlerimiz say bekler
ölsem suçluyum şimdi belki hayatım bekler

bir sıkıntı bir hüzün
anlatsam daha beter
motor çalıştı yine çimleri biçmeye
aniden sayısı bir yaşanacak ayrılıkların

iki yaka türlü esvabta kavuştu kavuşmadı
ayrılık mevzu bahis yüreğim heba ağladı
yüz güldü seven uslu inandı inanmadı
aniden sayısı bir yaşanacak kavuşmaların...
 
 
elde kalmayacak diye hüznün
üzülme alıp elden çıkardıklarına
yalan ticareti hayatın
değer biçsen de güzelliklere
olmadığından değeri değil
yetmiyor ömür diye güzelim
romantikmişim desinler
nasılsa kalabalığın ortasında
bir romantik yaklaşırken ele omuza
uzaklaşan romantik bir kalabalıksa
üzülme elde kalmayacak hüznün
vurmalılar üflemeli bir de yaylı
başka neyse çalgısı hayatın
hatırlayacak neşeni bir çingene
kahkahasında da yaşında da
artık hangi yaştaysa o
caaanım bir seste duyduğun rüzgarda
yapraklar uçuşur ya da savrulur ya
döne döne bir ağacın gövdesi bağırdığında
mavisine suyun bir de havanın baktığında
uçan kuşta açan çiçeğin renginde
yeşile bakan tozda toprakta
yüzüp gidecek nasılsa
balık sudan korksa da balık
elde kalmayacak ne hüzün ne de hüznün
hadi sen bana bakma
çal bir şarkı daha
içten içip karşılıklı kadehleri
atmayıp sattıklarımıza bir yudumda
şerefe diyelim yine
elde kalmayacak hüzün
solur
isterse diken yağmur suyu
bir daha bir damla daha
nasılsa
 
 

Barbarlık kulaklarınızı mı harcar yoksa sadece tüketime olan iştihanızı mı mahveder! İkinci dünya savaşı gecesinde Trotsky sadece ya barbarlığın yahut da sosyalizmin muzaffer olacağını tahayyül edebiliyordu.

N’oldu sosyalizme! Kendimize acıma içinde donup oturup zamanın geriye akmasını ummak işe yaramaz kardeşim.

Arada bir sıklıkla kulaklarımızı temizlemek, onlara bazı yeni sesler duyurmak lüzumludur.

 

Ektravaganza (Hani bir komposizyon tıpkı musikide olduğu gibi yahut tiyatral bir dramada vahşi bir düzensizlik özellikle yine diyelim bir müzikal karikatür gibisinden) yoluynan kendimizi kendimizden çıkartıp ve de işittiklerimiz hangi şekilde işittiğimize dair şüpheler duyup uyandırıp müzik yahut de ki musikide bulunan sırları aramak işe yarayabilir tıpkı hayatta olduğu üzere.

 

Şindik demiş ki sayın Steve Kulak – bu nasıl bir soy ismidir o da akıllara zarar bir neden olabilir-  hayretinizi şaşkalozluğu bir öteye kenara bırakın da Rusya veyahut Cazdan başkaca daha da feci olanın ikisini bir araya getirmek olduğuna inanan inanır demiş.

Eee, bir de her sosyal grup bizde de olur ya toplum gibisinden topluluk kendi has deliliğini kendi yaratır. Ahanda bunlar da o misal imiş. The Ganelin Trio…

 

Bu kadar tercüme içinde debelendiğim yeter. ifadeye seyirtiğim çapulculuk adresi şudur:

 

http://www.furious.com/perfect/ganelintrio.html

 

şimdi bu bir zaman evvel duyduğum çarpan gönlüm çarptıran kıt zihnimi zorlayan muhterem  Ganelin üçlüsünün Alman  dramatist  Bertolt Brecht ve de kompozitör Kurt Weil emminin ortaklığıynan – işbirlikçi bunlar deyim size-  bir de 18. yüzyıl “ Dilencinin Operası” balad operayı anlayacakları dile aktaran Elisabeth Hauptmann bacımızın işi üzerine  “Üç Kuruşlık Opera” yı bu balad üstüne demleyip halen ve de kalen lafıyla sözüyle sazıyla pişirip sofraya koymalarından  sebeplendiğini düşünmekteyim bu Ganelin üçlüsünün.( oh my rare moments…siktret neyse)

“Üç Kuruşluk Opera”da şuncacık bişi: Macheath (Mackie Messer, yahut  Mack the Knife: Bu orospu çocuu  “Pıçakhçı”nın hikayesi uzun vallah ihtiyar ömür görmüş ) desti izdivaç buyurmuşlar Polly Peachum kahpesiynen ( polly çok sesli çığırtkan taze piliç eti taze şeftali gibi olabiler). Pek tabii Polly’nin babası bu işe çok kızar. Nası kızmasın ki London’un umum hırsızlarını şahsen kendisi zaptı rapta almışken napcak ne isteyecek kolundan tutup yahut yaka paça kıskıvrak astıracak kendince münasip gördüğü cihette kendi malı gördüğü kızını zulaya atan bi pıçakçıyı…

Amma ve lakin var bir tane bizim polis şefi Tiger Brown ( ben dilimde “Kaplan Kaka” diyebilirim) adıynan namlı Pıçakhçının beşikten eşiğe yıllarında “biladeri” hani “karındaştan da ötesin ha!” babından arkadaşı sırtını vermekten çekinmediği ve de sırtını da dayamadığı arkadaşı tarafından sekteye uğrar. Heyhat! Muktedir, güce sahiptir bu adını bi türlü dilime getiremediğim “baba”. Kendisi hırsızların en hırsızı korumacı başıdı ki herkeş ona uygun miktarda bir ödeme yapmakla mükelleftir.

(şu işbirlikçiler; Brecht, Weil, Hauptmann, kapitalizmin yalama yutmasına karşı en alt aşağılık seviyesinde gezinen müstakil insan hayvanatının dahi koruma pahasını ödemekle yüz yüze olduğunu da resmetmek istemişlermiş pek de latif olsun olmasın.)

Efendim gel zaman dön oyun derken sonunda bu malum kişi “Mack” en nihayetinde tarihler karışa yuvarlana ki yine bunu da oyunu oradan buradan aparan uyarlayanların latifliğindenmiş kraliçenin affına mı uğrar yahut kraliçenin affı onun hayatına uğrayacak uygunlukta mıdır? N’olur! sonunu okuyun aşağıda ayrıntı var.

Derdi neymiş Brecht’in “yabancılaşma etkisi” çarpıştırmak. Sloganlar duvara yansıtılmış, karakterler (grev) pankartlar(ı) taşımış yahut sırtları seyirciye dönük durmuşlar bazı zaman oyun içinde. Konvansiyonel mülk ve aynı zamanda tiyatro kalıplarını da bir cüret sorgulamaya almakmış sebep. Epey merkezi ve de epey siyasi –Hey Allahım, bana sormamıştır bu soruyu dilerim soruduysa aman deyim! – soru da “ kim daha büyük suçlu: banka soyanlar mı yahut banka kuranlar mı?” imiş.

 

http://encyclopedia.thefreedictionary.com/The+Threepenny+Opera

 

Şu Mack eski namı Macheath hikayesi uzun ömür görmüş ihtiyar dediydim. Ihı işte o. Onun adı sanı hikayesi aslen mi deel mi bilmem de, te Jonathan Swift ve de Alexander Pope  ahbaplığına dayanır dururmuş meğer. İtalyan operasına müthiş ilgili zamane ahbap çavuşları demişler üst sınf şen şakrak ne dersin mirim şu bizim maalle Newgate kırsalı havzasında hırsız ve orospularınan bir oyuna. Onların da bir arkadaşları olan J Gay ( neşeli adam dünden hazır) demiş hemen, çok güzel olar. Yalınız onlar Macheath’i az bi şekil Robin Hood minvalinde döndürmüşler. Brecht’giller demiş ki öyleyse biz başka türlü yapah.

 

http://encyclopedia.thefreedictionary.com/The+Beggar's+Opera

 

1920 de “Dilencinin Operası”  1,463 defa sahnelenmiş Hammersmith’deki  the Lyric Theatre’da.

 

Yine geldik muhterem bir başka üçlü The Ganelin Trio’ya, ortaya çıkardıkları Encores albümünden Mack the Knife şarkısı paylaşmak istedi manyak yorgun deli gönlüm garip aklım da durduramadı. Bari dedi az biraz şu şarkı nerden nerelerden gelmiş bi kendini zorla biraz yaz. Şuracta da bilgi var.

 

http://en.wikipedia.org/wiki/Mack_the_Knife

 

Bilmiyorum (bu hususta tembel bile olabilirim) Rapidshare ve muhtelif teknolji kullanmak. Uygundur değildir hiç dert değil bu yazı ile birlikte şu “Mack the Knife” parçasını ve dahi birkaç Ganelin şarkısı ekleyip duyurmak mümkündür? (Anlatabilmek istediğim bu ekleme yükleme ve duyurmayı sahip olmadığım teknolojik bilgiyle gerçekleştiremediğim. Zahmet zulüm olamayacaksa bu parça pinçik açık saçık istek parçası şeklinde tezahür eden yazıynan ortaya koyabilersiz. olursa ne ala,  yoksa hepisinin –mına koyiim de deyebiliruz.

 

okuduğum anlayana kadar canım çıkıyor belki de anlamıyorum yahut anlatamıyorum.

İllaki yeni bişey mi? evet!

(ne sıvı ne katı harcasan da saklanmaz saklanır)

---

ne deyecem ki başka

usta bir başka

düşün düşmüş

bir meydana

bu meydan ki o ola

karanlık doldursan dolmaz

günü kurutsan solmaz

alan beğenmese gül sevmez

bu meydan onun ola

özünü alsan yetmez

sözünü duysan kesmez

inan ki kanat olsan

o teki bir hiç değil

---

(zaman alıyor otuna bokuna dokunduk sıkıya alınası hayat. İhtiyaten veyahut da gerekli ve de muhtelif  taklalarla tozlu topraklı hayatta ekmeği emeği eşiğe getirip eşikten geçirirken bir de  tamir servisi çağırmak yok mu çamaşır makinesine elde çitileme yetmeyince. Neyse pahası veriyoruz tabii...)

şuradan çalabilemedim siz çalırsaz çalın.

 http://new.music.yahoo.com/ganelin-trio/tracks/mack-the-knife--14394586

 
 

hükümsüz  


hırsız vaaar! sona bak işte. (huk huktur. hak haktır. saçmalama bile bile. bilmeden de. kutsalın güzeline çirkinin kuş gözü gibi kurban yok ki kutsal. sorgulama!) 


a soğuk! 


sekreter nerede. bi bardak. ne. sulu boya kurudu. kudurma dedi bana bir ben benli senli. o gıpta etmek ne güzelim. nazaret-me mi. nazar nazar! azdan azman. bakma dedim. çalış köpek. günahsin. nor-a norma. jean giydir. sen giydir. tanımaz tanınmaz mı. hava mis! portakal limon zeytin alma. poker elim tutmadı. “inanç psikolojisi”ne. seçimin. hangi hata hedefe -hevesle kitli-  yönelme yönü cehennem olsun. olsun. strateji savunmadı. savunma da. ha!

tra tat tat tam . mmm. 


a sıcak! 


kumar başka ilk bahis doğarken daha zorunlu. sonra ya konuş yahut katla. hepsini katla. katlan. kapa elim açma. baş başa kaldık. başka kaldırım. yıllar sonra elim mi derdin hala. kaldıysak da sona sana bana açıktı eller. açık seçtik. kaçtık. kaçık daha ne alan. alan alan. boylu boyunca. nasılsa herkes savdı. sırası mı şimdi sözün. laf! dirsek çürüdü. göz süzdü. bu bu en nihayetinde sesli sessiz bir. sözdü… 


açmış sarmaşık gonca güller görürsen

bu gün sabah

seni öpüyorum bil

yeşeren asma yapraklarıysa

tesadüfen karşına çıkan

yaşadın

günaydın da derim

kuş cıvıltıları da duyuyorsan

uyandığında

bu iş bitmiştir

belki bir deli

yahut sevgili

günaydın canım 


ılık iç! 


bir sese takıldım yine eski yıkılmış bir duvardan girdi aklım. çarptım yine duvarlara taşlara. dedim anlar mısın hasba! hasım samimi hısım akraba baş başa. ilahi! yoksa poker’e dahi bi kafa sıyıramadın bu işte şansa bak. daha öğren erken ya. hadi bakalım. biri dedi konuşuyorduk “......ler arıza olur!” yok yau yalan. dürüst! o da kim. yeminlen dine imana küfreden de. anca yerlisi anlar. ona da yalan de. bir. kavrama kargaşa. şaşırıp dürüste cesur deme kelebek ömründe. 


kimse sormasın dua ne zaman başlar ne zaman biter. sual soranda başım ağrıyor. kimmiş bolca demiş düşününce başım ağrıyor? sus!

belki virane. taş taş üstünde. az çok ayakta. duvar duvar dibinde. 


21 nisan’ı bilmiyormuşum önemli tarih diye. deniz suya batmış ha. yalan. tarih 21 Nisan.

hatırlarım arkadaş diye 11 nisanda doğmuş biri. biri almış başı gitmiş gurbete gelecek diye yine 11 nisan. h doğum gününe gelişine gidişine. 


vallahi içmeeem! 


şüphe et ve güven düşün. duygu ve akıl düşünce mi seni aldatan. aldatan birinci kendi kendini yalandan doğrudan. kanamayan aldatmadan yarayan güvende inci gibi de değil dişi. otuz iki tekmili birden kavuştu mu birden gülüşüne kurban eksik gedik tastamam. görünür gülünce güzelce. gönül aklından çıkarmaz dost bağrından başka çağrıya sağır da değil şüphesiz güven duymaz. aklına sağlık sağır gelin sevene. ve sevmese de olur bir kere bir bin kere bir çarpan güvenle. aklımda. bahis yok lades. bir kemiğe eti kümeden sürüten çürümeden başta baş kesilen. de. 


unutursam rodrigonun gitar konçertosunu bundan sonra 21 nisanlarda ve bir demli çay yuh olsun, ki olacaktır mutlaka, bana.

bravo alfa bravo.

“git öteye…”

(düşün oku!)

yoksa(y) bilmediğinin kıymeti ocağın dibindeki çukur da. cinsi bir kere… 


malzeme 


şahane özel kafesler

tahta yok varis

beton kaplı çelik

zor sahiplik havada

mülkiye zoru değil

her şeye rağmen daha daha

nasılsın a sahip

yaksan yıksan da yeksan

hoş gelir

taş kendi asaletindedir 


…… 


gün eş geceye güz bahara

gittiğinde sen terli hava

sar bir nefese ayan beyan sar

hoş güneş sabahlarda neşe bulutlara 


…… 


ekmek ekmek yeter

bir kaynaktan su sunak

damlalarla zincirleme boncuk

dilim damağım kuruduğundadır 


05.05.2009 


kimsin dedim

üzerimde bir ağırlık

uykudan uyanma

uyuma halime

ne sen şampanya ha

bir an sevindim

amma üç ayağın yoktu

ve garip bir kuyruğun

ağırsın çok ağır

 
 

şimdi mi? evet şimdi!
ne zaman ki düşündün yere bakıp
tek tek adımı nere bastın
ve şimdi bakıp kuru toprağa
adım attığın kabuk altında
batağa battığın an şimdi
ne öğreneceğin geceler okuyup
eleyip gölgeleri gündüzleri üfleyerek
bir el çekince silahı sarılmak
şimdi kazmaya kürek
şimdi mi? evet.
çarpınca rengine elle dokunamadın
kapı hızdan zıddına açılınca yavaşca
akan yükseltisiz eşikten yağmur damla damla
ay dedem zor sonrası düşünmek istemedin şimdi
kaybolunca derin uzun nefeslerde kaymak
kısa kısık ve acıyla esmer kasnak
yoksa şimdi düşündüğün bir dostluk
raconunda gündüz gece bir
adliye önünde bıraktığın düşünce
tek bir darbeyle yalın harbi
karşılıksız deyip bir eline
atınca sustasız ve susturucusuz
biri bir adımda muştasız fikirden
küfür de et ister dua sesli sessiz
perdesiz gözler üzerinde kapakları
daha bağırmak çağırmak varken şimdi
nice ince fikri dökmek binlerce adımda
deli bir dansa çalacakken davullar
varken daha paylaşmak evreni yatağında
gümbür gümbür dönerken dünya
ve şimdi de çağlarken su
hareketsiz ve evet habersiz
takılan bir kılçık değilse de boğaza
rüzgarda bir eser sade tatlı ve ekşi tadında
hatıra sek su süt ve kırmızı toprak çanağında
şerefe şimdi evet hayır bir desen
ölüm sessiz yaşamaz

sevgide uçan ruhun sevgili bedenin
benden gittiği andır şimdi

 
 

tarih geçmiş eskimiş, yeni bir daha. uzun sayılır yürüyüş. hindi olur mu aklındaki bir kahvehanenin adı. olur. su kenarında deniz dedikleri göle nazır. yürüyüş uzun bir bazar hayat bulvarında seversen insan sesi sözü bir de görürse gözü değme gitsin cidarına. nefes nefese asılmış gitmiş menderes de. sor niye adı kalmış yollarda. leş değil kimi dese de pisi pisine gitti. bakışı bana şu ööleydi bu bööleydi. sormadılar mı niye nasıl gidersin diye. ifade bu ya söylemeden susup da mı gitti. ne güzel dinlediler. dinlediler kararlıydı. ödü bokunda. karar verdiler gitti. terbiyesizlik etme. ödü patlamadan gitti. peki pekiyi efendim.

bir Pazar savurduk kendimizi pazara aklımızda bin bir türlü hindi. su kenarına inmeliydik yol uzun olsa da kısalır ve biliyorsun işte adım adım düştük yollara. serbest düşüş de ne harikadır biri kucaklasa beni seyrek maviliklerden düşsek serin sulara. şimdilik kontrollü düşüşler teker teker ardı ardına nasıl unutulmuşsa bir kontrol hafızada.

çekin şu gökkuşağı gözümüz önünden. takmışsın be baba yine üç kuruşa. kimde metelik eve ekmek diye. anasıyla kavgaya tutuşur çocuk yine. bu kaçıncı kim bilir sen söyle. ana yok deel öbürü ben sarı isterim. al lan işte bu da balon. yok o pembe. olum pembe deel bu leylak sarısı. leylaya al ana leylak sarısını ben sarı isterim. hay sana balon aldıran atayna… sus gebermeyesice sus kele. iki balon. eyvallah abla çocuk bunlar işte. bereket versin. tamam tamam de git hadi bereketini gör.

bir Pazar ne çabuk biter sayılı dua. inerken önce ihraç palmiyeler eskileri hastalandırıp kestiler. sonra eski portakal limon mandalin ve ender turunç ağaçları çiçekleri kokusu bürümüş havayı. dutun yaprakları yeşillenmiş beyaz kavaklar var arada tek tük ve aynalı yaprakları. o da ne! erik ağacı mı manolyanın yanında. ya üsütündeki dallardan salınan kırmızı çakma konvers ve plastik bej ve kırmızısı da asılmış iki çift terlik! ağaca ayak boş! erik terlik vermiş mevsimi evveli dalları altında silme ayak kabı dolu. bizim ağaç erik de tezgah tutmuş Ali ağabeynin ticaretine bedava. ya hu Hıdır n’aparsın mayısta güllerden. bi baksın bakalım seslen ona ya hu…

çocuklar şu ördeklere bakın. evet hepisinde perdelidir barnaklar arası. ördek, kaz, he pelikanda da var. ay balam can babam pelikan bilir çocuk okula yollar. ve bir pelikan alır iyi yazsın diye yollarda babalık… perdesiz aklıma gelir kırmızı caz bas. yüksek kaldırımda bulamadıydık da Orhan ağabeynin pasajına gittiydik Yıldırım abi demişti hatırladın mı zilleri paketleyip. amaaan amma da dağınık saç baş şu haline bi bak. neyse iyi bi çocuğa sattıydık onu da satmak denirse…

bir Pazar ilerde uçurtmalar en az iki renk. ne bu sarı mavi, kırmızı sarı, siyah beyaz… harp mi çıkcak yakında. yok ya deme! ne biliim nerde ilim. nerde benim uçurtmalarım söylesene. uçurtmaların? evet tek renk hepsi. kırmızı beyaz mavi siyah mor yeşil sarı.


( “Canım bazı şeyleri akla getirmek istemesek de baş etmekte Allah kolaylıklar versin duam. Sadece seviyorum demek istedim.”)


tek renk mi dedin. renk körü müsün. tanımasam renkleri yiyecem. deli mi ne değilim tabii. olsam olsam bazı körüm. anda da karıştır tek renk olsun. gri boz bulanık tek renk işte. ulan kırkılan kırkında ağarmış tüylerini yolam ben senin. seni n’aparım bilin ya! sus konuşma fazla.

bir Pazar. bakele suda ağaç yetişmiş vallada dut. oh a! nere bakar da görürüsün şunu bunu. al işte bi gelin de var belinde de alı. nereye bakacam bahçelerde cam cam. kör müsün baharda. buzlu bici suda dut ağacının kenarında plastik sandalyada gelin damat eli ayakta sırtını görmeden dokunmadan sıvazlar bi bakışıyla. o da ben dedim diye olur. olur mu hiç! yok yau. olur olur. karı sağlamsa at gibi ki görünen o. o da olur. hiç okumadan hem de. kes akıllı ol inatlaşma. ser bildiğin kitapları önüne. saçın teli gelin teline takılmış esintide pırıl pırıl gözleri, inci dişleri, ince beli, gözü kapalı diil bana şüpheyle gülümsedi. olur dedik işte. amma ve lakin çarşafın altındaki başka korkmasam da üzülürüm. yalnız bu gelin kız adama en az bir düğün bir düzgün kitap okutur. isterse de tersten okutur. görmesen bunları ne derdin ki! ne mi derdim?

hey allaam dokuz sekize bir adımda kalça kıran hiç böylesi bi çingene görmedim. bak bak hasbam beline bağlamamış ne eşarp ne pul endamında güveni dişiliğine diğerlerinin aksine hiç beğendirme çabası yok safi keyfine. o gülümsedi gördün mü şu kara gözlüklü esmer kadına valla bi saniyede ayakta seviştiler. görmesem inanmazdım. iyice abarttın ha! ekmek kur’an çarpsın gördüm diyorum. öteki kadının gözleri görünmüyordu da döndü döndü baktı sonra güldü. eminim neye gülüştüklerini gördüm. teki melez belki  o teki çingene ne beklersin. ne pazar yarabbim ne pazar!

hıh!
n’oldu? niye hıh dedin. ağzım sulandı anam biri lokmayı öyle bi etin yağına banıp attı ki ağzına. ona dedim. sanki ben yedim. ulan ayıp bi Pazar rahat bırak insanları sayma lokmalarını. lokmasında gözüm yok ki. gözüme çarptı sadece. kapat gözlerini o zaman. düşerim! düşmezsin! yürüyemem! yürürsün! ne biliyon ki? sağır mısın manyak mısın koku da mı almıyosun. deli edici kokular. çiçeğe et karışmış ne yazık ki kırmızı diil bunlar kan gibi. tavuk eti bilemedin en babası karışık kıymadan hazır köfteye bağlamış Pazar sofrasını. kırmızı  et kilosu  kaç para biliyo musun sen! bakmadan nerden bildin. suyun kenarındayız. e! havada su kokusu var. e! çökecek bunlar aşağı. sonra. sonra yağmur yağacak yine gözümün nuru.

ah bak! amaniiin sarı balon! gitti gider. çocuğa bak üzgün hali di mi? değil tabii ki! nasıl ne dedin. astronot olmuş görmüyor musun. balon kaçtı elinden yanlışlıkla sen görmedin mi. hiç mi çocuk olmadın. yemiş yutmuş anasını… deney parasıyla değil mi özgürlüğe. bakiim bakim dedi görmedin mi sen? tamam şimdi gördüm kıza bak gitti balon. toplanalım mı? serinledi hava. olur canım eksik kalmayalım istersen. gitmeden bana şu boyalı pamuk şekerden alsana.  bana da pamuktan verceksen alırım. tamam al!

bir pazardı ki sorma gitsin. kız gibi. mesaj geldi sonra... görüşemeyeceklermiş. o gün hastanede geçmiş. teyze oğlunun kayınbiraderi hastaları var ya. reanimasyona almışlar. başını bekler dururlar halen. kızlar perişan. renkli gözleri oğlanın kan çanağı zahir uykusuzluktan. mesaj yazdı bizimki. bizimki! anla canım. o kimsesiz bebe işte.
n’oldu?
“canım bazı şeyleri akla getirmek istemesek de baş etmekte Allah kolaylıklar versin duam. sadece seviyorum demek istedim” demiş.
a! cevap?
“ben de seni seviyorum” 
sonra?
sonra üzülmüş bizimki iyice.
neden?
bilmiyorum. sadece “beni sevmese de olur” dedi.
başka? başka yok mu?
yok başka… sonra var…

diyorum yaz bunu bi kenara. aşık bu vallaha.
yok yau delinin teki. bakma iyidir görse kör tanımaz bi meczup…