Kuklalar ve dansı kendi hallerinde soğuğu savan tarzları. Elleri bile yok ipe tutunup kendilerini haklayacak. Sancıları bile yok sonlarını hazırlayacak. Kimine göre kimliksiz bir halin şahlanışını kucaklayacak bu siyah dakikalar, kimine göre hiç görülmeyecek zavallı harikalar. Karanlığı çağırırken her bir figür ayrı ayrı, tanımsız ayrılıkları yankıladı, elleri arasında da bilinçsizliği. Kendiliğinden oluşamayacak dakikaların söylemez sandığı zavallılık nedameti.
Dans et kukla bu senin sahnen, başkaları ne kadar soluksuz bıraksa da halin.
Dans et kukla bu senin nabzın, başkaları damarını kendine haklasa da yok başka takatin.
Dans et kukla bu senin şarkın, kulakları sağır tamburların cümbüşe sitemi olsa da kandıramaz; cehennem senin.
Şansını deneyip biraz olsun kendine bakarsan, gerisin geriye senden arta kalanların sensizliği avuçlarında. Yaşamaya bilmez takatlerinin ondurmaz haykırışıyla. Aç kalbini, aç ki dünya kendine dalsın. Aç kalbini, aç ki sen bile anlamayasın. Kahramanlıklarının tamamında kendinden geriye kalan bir korkağı sorguluyordun ya kendine. İşte şimdi cevap veriyorum senin yerine ben kendi kendime. Uzak zamanlarda oluşmaya başlayan ateşin tılsımlı yarınları. Ve o büyücünün gizli uykusu. Rüyalarında mahkûm ettiği onca ışık ve sonsuzluk duygusu… Kalk ve bak yarınların her zaman için bu günlerin düş sarmalında sıkışmış olduğuna. Kalk ve bak ölmek mezara sığınmış kapan yortusu.
Kahrını bile unuttuğun bu dert senin. Akan gözyaşların eşliğinde vurduğun bu kalp senin... Sadecenin, yalnızcası ve hayat! Acaba? Acaba kaç kez ölmek için kefene bürünür bu niyet? Bak kukla dans etmek sana da yaraşır bana da. Yeter ki ellerini ceplerinin dışında tut ve beni hakla. Yere bakarken tavanın yansımasını görüyorum bu mezarlıkta. Sen bile bilmiyorsun senden geriye ne kalır bu savaşlarda. Peki ya ben, ya ben kukla söyle hadi, debriyajda ne kadarımı tekele alabilirim? Aslında yaNLış zamanda yaLNız bir soru oldu. Şöyle sormalıyım kendim olduğuna inandığım kulağına. Dur bir saniye; aslında şöyle yapsın hallerimiz:
Sahneye bak, sahneye bak ve yık ruhunu ışıkların karanlığına. Gördüğün ve göreceğin senden başkası olursa o zaman anla ki gerçekten ipler başkasının ellerinde. Gör ve bak olup biten her şeye. Aslında ne kadar kendine ilmeklisin. Uzun metrajlı filmlerin tekeline aldığı görüntüler kadar sahte midir nefesin, yoksa yere düşen bakışlar kadar gerçek mi; bilesin. Utanmaya çalışıyorum bu usanmış halimden amma velâkin olmuyor. Bütün kasırgalar gibi kendisini kemiriyor. Sahneye bak kukla sıra senin sıran. Kaçırma bu fırsatı. Tren raylarına kapaklanmışken umudun, sessiz çığlıklarınla bu rolü yırtmalısın. Rıhtım kayıkçılarını yarım kalmış ağları gibiysen de, bu karanlıktan geçmelisin.
Sahneye bak kukla, dağların köklerinden çığlaryükseliyor. Bu tv dinlenmiyor, bu radyo izlenmiyor. Sesler belden aşağı cümlelerle kelimeleri kandırıyor. Acziyetini tanıyorum, acziyetini tanımlıyorum. Ve sen bilmiyorsun lakin ben kendimden sonra her kese katılıyorum.
Bütün sandıklardan, damgalanmış insan fiyatları saklanıyor. Ne kadarı sahte, ne kadarı gerçek… Sen bunu mimiklerinde öldürmelisin. Kör bakışlarınla göz kırparken, kalp atışını dinlemelisin. İnsanlığı şeklederken jestlerin, her hatada ölmelisin.
Sahneye bak kukla, gök delenlerden aşağıya doğru sarkan insan dehlizlerinde her şey ne kadar başlangıcından uzak. Kimse GERÇEKTEN sevmiyor ve kimse GERÇEĞİ sevmiyor. Kandırma kendini kukla oynamaya çalıştığın bu oyun kadar sahtesin. Kaldırma kendini kukla, ayaklanman düşmene eş değer bilmelisin.
Ve şimdilerde söyle bana hala kendinden uzakta, bu ışıkların altında, özgürlük ruhundan tutuklamışken. Nadasa bıraktığın onca duygu amansız bir karanlıkla tımarlanmışken… Tamda kendinden emin sahtekârlığını sergiliyorken. Ne oldu kukla? Neden düştün yalnızlığın kıyısına. Hangi tavşanın üzerine bastın ki bu yarışta adın son numara? (!)
Dudakların içindi öncelikli olarak utandığım bütün hatıralar. Kalbinin üzerine yemin edip öyle gelmiştin ya yalnızlıklarıma. Haki yeşili hırkalar giymiş gibiydin dualarımdan yana. Sormayı unutmuş, söylemeye başlamıştın her şeyi öylesine. Ben gitmemiş, sen göndermiştin varlığımı sensizlikten yana.
Bütün kapılarını araladığın bir mevsimdi, rüzgâr misali damarlarına dağılırken. Zerk olunmuş tek bir yalınlığım kalmamıştı. Ruhumun sahte sınırıyla ben, bakışlarının sahte ışığıyla sen... Sadece kurumsal bir kimlik gibi kalmıştık geçmişin gölgesiz dumanlarında. Yüzümü sana esir edişimle başladı ölmeye karar verişim. Kesik izlerim, intihar yeminlerim. İsmimin baş harfiyle başladı her şey, isimsiz kalışımla. Vanilya kokusu gibi tatlı ve keskindi utangaçlığım. Kemanda tek bir nota, piyanoda tek bir tuş… Tek bir es nizamın için.
Ellerim olmak için dokunuşlarından vazgeçerken, yalnızlığı kucaklamıştı hıçkırıkların. Bulanık bir gökyüzü çizdiğim zamanlardan birinde yağmıştın topraklarıma. Hani kanatlarımdaki ölüm gibiydim, ölüm gibiydin hançer düşlerinle. Benliğimin kıvrımlarında dokunuşlarından önce sesin kaldı. Korkuların, ısrarsız duruşum…
Bulutlar yetmezmiş gibi, kefenlere sardım gökyüzünü. Prangalı yağarken, mahkum mutluluklarım idama vardı. Hiç olmayan bir günde, hiç olmayan insanlarımla konuştum. Hiç biri beni sevmedi, hiç biri benden nefret etmedi. Yalnızlığımda en çok sensizliğe sarıldım, senmişçesine. Yorgunluklarımda beni acıtan en çok senin yokluğun oldu. Her basamakta mazinin farklı bir resmi dururken, fotoğrafların fırçasında parçaladım bakışlarımı. Yere düşen her sessizlik, gürültülü karanlıkların acımasız yanını ortaya çıkardı. Adımlarımı silmek için her uğraştığımda, izlerimi hep senin yollarında buldum. Çıkmaz sokaklar, korkak bakışlar.
En çok kendimden nefret ettim, en çok senden, en çok beni buluşundan. Arayamayacak kadar ne katıydım ne de gizli, yasaklı listelerimin son sürgünüydüm. Kimselerle ayara yatırılamayacak kadar kendim… Mutluluk elmaları için gökyüzüne bakındım, her gün, masallar gerçek olur mu diye. Bir kuklanın parmakları nasıl ağlarsa öyle ağladım derinliğimin kutuplarında; her akşam… Hiç kimse duymadı, hiç kimse dinlemedi bütün kapılarımı yakıp yerine duvarlar ördüğümden. Tırmanarak çıkarken zindanlarımdan, her düşen yeni bir ceset misafir oldu leş kokularıyla derinlik mirasımda. Hepsinin istediği tek şey benken, bulmaya çalıştıkları tek şey geçmişleri oldu. Bir yüz, bir siluet… Boyunlarından başlayan kesikleriyle ölmeye meyledince akıllarına geldi benden yardım istemek. Bense sadece tekmeleyerek inandım seslenişlerine. Cehennemin dibine bile düşemezken, saçlarımın uzunluğuydu onlara ihanet eden.
Kanatlarımın uzantısal hizasında gölgemi araladım. Bütün bakış manzaralarımı karaladıktan sonra yakarken, tek bir şahidim vardı, rüyalarım. En çok seni gördüğüm zamanlar nefret ettim göz kapaklarımın ihanetinden. İç bükey duygularımın mavi selülozdan yapılmış katmanlarıydı kendimden bile sakladığım. Damarlarımda kanın, dilimde lisanın… Farkına varmamış, farkına varmamıştın ama bir kesitin iki eşit yüzeyiydik. Bu yüzden ben düşüyorken sen uzanıyordun saç köklerimi yakalamak için. Ölmüyor, sana mahkûm kalıyordum.
Yorulmak istemedim hiçbir zaman, ama yoruldum. En günahkâr yanlarımla sevap mizanını işgal ederken, şeytanımı aforoz etmelerine engel olamadım. Topraklarım, mızrağım, olmayan kalkanım.
Her uzanışıma tırnaklarım kırıldı, maskelerin balon olmasına rağmen. Dişleriyle sahteliği gülümserken, akan kırmızının kan olduğuna inandılar. Kendime sarılarak yürümekten bıkmışken seni hatırlayıp ısınmaya çalıştım, olmasan da. Kaldırımlarımı geride bırakıp, dikey yürüyüşlere çıktım beni izleyen gölgelerin arasında. Bütün hikâyeler solgun ve simasızdı. Adımı unutmak için adınla çentik attım bütün yaralarıma. Kimliklerimin son isyanında kalemimi kaybedip dilimi karaladım. Rahmimi hiç parçalamamışçasına!
Küçük bir çocuk gibi sana son kez sarılıp ağlamak istedim, boşluk beni çağırırken karanlıklarda. Gözyaşlarımın erittiği gerçekliği yeniden inşa ederken, duvarlarımı akmayan boyalarla saklamak. Kimsenin izin vermediği sevmelerimi kundaklayıp bir mezarda anıt yapmak…
Yıldızlar çiziyorum toprağın çirkin yüzüMe. Bir bir kayarken ışıltıları, kıyamet dilekleri tutuyorum. Ellerim, ayaklarım, dokunamadığım bütün pencereler, ışığın karanlık yüzüyle değişkenler çiziyor hayallerime. Gecenin buklelerini sökerken, kırık dişli birkaç tarakla intihar ediyor gezegenlerin Venüs yanı. Sadece atan kalbimle bedenimi beslemeye çalışıyor, ruhuma intihar ediyorum. Hani küçük bir kesit kalır ya aklında, dakikalarca sürmesine rağmen beyaz perdedeki şekiller. İşte o kesit kadar unutulmaz, deklanşördeki intihar kadar kalıcıydı yaşadıklarımız. Bu yüzden olsa gerek uyandığım her sabahta senin sesini duyduğuma inandım, anlamsız sessizliklere rağmen.
Zamanın zarları atılırken yatay düşlerinde, boynuzlarımla sürmelemiştim gökyüzünü; hayal ellerinden vazgeçti. Oturup eşelerken düşlerinin en sahte simalarını, sadece ermişliğinin katmanlarına bir seri. Erişimsiz eylemler, kısırlığın ayakta durduğu kızıllıklar. Saçların bende, köklerini arama! Kutuplarından önce, varlığının o mevsimli hikayeleriyle övmüştün ya eksikliğini. Utanıp da eksiltmiştin ya gördüğünü. Sormaya usandığında vazgeçmiştin cevaplarının heyecanından. Hayır bu bir savaş değil! Hayır bu bir kazanç değil! Sürünme kıyılarımın maviliklerinde bu kumsallar benim değil! Ellerimi kestiler benim, dokunduklarım tenim değil! Uzun metrajlı filmler gibisin, fragmanın esin değil! Konuştun ve duymalıyım…
Uzanıp dokun içimdeki varlığına, seni yaşattığım bakir karanlıklarına. Simanın düştüğü adımlarım kadar ilerlemişken sonsuzluğumda, yağarak erittiğin topraklarında kanayarak yarat ruhunun derinliklerini. Masal değil bir şiir gibi erit kalbimin sol kanadını!
Açıldı
Kapandı
Açıldı
Kapandı
İnsanlar;
Kendilerini kapadılar; kapılardan önce,
Kendilerini açtılar; pencerelerden önce,
Kendilerini çaldılar; zillerden önce,
Kendilerine adım atamadılar; basamaklar eksilmeden önce!
(Kurbağa teninde horoz gibi ötüp, kuzgun kanadında serçe gibi tünediler...)
 Görebiliyorum, ardındaki tuvalin saflığını! Keten beyazı, gün sarısı lekelerini… karanlık değil bu iz düşümü dokunuşların. Beyaz değil, zaman almış bu fırça yolculukların. Baştan aşağı, ezelden ebede doğru ruh salınımlarım. Kulağımı boyayabildiğim kadar katlediyorum. Görebiliyorum bakışlarındaki üzüntülü heyecanı, dokuyabiliyorum.
Eğriliklerim ve dönüştüğüm karanlık benliklerim. Sıkıldım bu hasta halimden, bıktım bu ben olmayan varlığımdan. İdamı gecikmiş yeminlerim ve öğle sonu masalları. Her yudumda, eksilen o kutsallık. Her dilimde akan o karanlık. Ulaşılmaz bütün cehennemleri ben kuşandım, kaldırın omuzlarınızı, öldürün ellerinizi, cenneti ısmarladım, onsuz olamayacağına yemin eden sizleri. Kalmadı tek bir tutuşmuşluk, ne de zalimlik, hepsini ben sürükledim, varlığımın sevap kürsülerine. Günahımın tükendiği zamanlardan birindeyim, günahsızlık yalanıyla. Bu vagonun en sonunu ortaladım, kendime dair her şeyi karaladım. Bakın, sadece bakın; camlarını kendime aynaladım! Artık yok başka bir şeyim…
Bir opera sabahıydı; uykuya daldım. Rüzgarın tutunduğu perdenin ayazında üşüdü bakışlarım. Uzandığım düşümde, rüyamı sayıkladım. Ilık bir suydu, ayak uçlarımda kendime katlandım. En derin yaramdı, eşeledim acımadım. Altıların enflasyonuna rağmen düşeşe tutunmadım. Kronolojik birkaç heykeli belki, kriminolojik çamuru asla!
Çapraz yırttığım yüzümde eğdim önce duruşunu, sonra görmeye çalıştım:
Sen bir çingenesin, o döşenmiş bakışların ve başında sarılı belirsizlik. Perçimlerinle daralttığın alnın kadar dünyan ve ziyaretçilerin. Ayaklar altında yüzün ve bedenin, yum gözlerini eziliyor göz bebeklerin!
Savruluyor derinliklerini tüllendirmek için kum zerreleri. Dokunmak için eğildiğimde, yükseliyor hayalin, yükseliyor sessizliğin. Sadece seni çizene yorgunluğum, halsizliğim. Solgunlaşmış sesin ve nefesin, yum gözlerini yıkılıyor gök yüzü heykellerin!
Sürükleyerek adım atıyor, iz bırakıyorum ardımda; rüzgara rağmen! Elerim göğsümün hizasında beyaz bir lale. Ardıma doğru savruluyor beyaz yelkenlerim, engel oluyor, ölüyor küreklerim. Kükrüyor dalgalarım, küçülüyor yaratıklarım, susuyor sustuklarım. Diriliyor sessiz çığlıklarım. Toprak yalın, zaman kısa. Uzanamazsın dilimdeki varlığına, ellerin kör. Çıkamazsın açığa, varlığı yetmezmiş gibi, korkaklığın dilsiz bir ağma.
Çalıyor gong, vuruyor renk yankılara. Yükseliyor ses, tizleşiyor nefes… Çalıyor gong, vuruyor renk yankılara. Şimdi sessiz ol, duymasın dudakların kulaklarımı. Sadece kıyımda kalsın adımların. Kirletmesin dalgalar varlığını. Burası, Kızıl Deniz; ustaca kullanmış pervane usturasını. Ölümü yaşatmaktan vazgeç, rahat bırak intiharlarını. Burası, Nil…
Yağarken varlığın, ıslandı yağmurlarım, duruldu rüzgarlarım. Çalıyor gong, zaman doldu. Şimdi dinlenmek için ölüyorum, diriliyorken uykularım. Boş ver geçmişi, boş ver geleceği, boş ver zamanı. Kus dehliz zehirlerini. Unut insan kıyımlarını. Sadece buradaki gibiyim görmesini bildiysen. Sadece gözlerini kapattığın kadar eksiğim, bilmeye cesaretteysen. Şimdi, artık daha fazla rahatsız etme suskunluğumu; uyur gibi uzan, susar gibi konuş ruhuma. Bölünüyorken varlığıN(MA)…
Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Bu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti çinde birini arıyordum. BİRİNİ…
O kim mi?
Allahın Sevgilisi…
Sonsuzluk iklimin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tacı…
Tek dava O' nu bulmakta, bulduracak onaı bulmaktaydı.
Binbir itikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat…
Benim hayatım budur!
Necip Fazıl Kısakürek
Kadehi sarhoşluğa boşaltacak ellerim yokken bile; serkeşti sensizliğin ızdırabı. Sadece varlığının hayali bile yetiyordu sonsuzluğunda huzur bulmaya.
Bir sabah geceyi unutup gündüze kanmak için uyandığımda; kıyamet kopmuş, mizan çoktan kurulmuştu. Sonu gelmez kargaşada savrulurken varlığım, tek bir çürük dala dahi muhtaçtı yorgunluğum. Kılınacak namazlarım, edilecek tövbelerime rağmen, bu seccade yangınına mahpustu dudaklarım! Ellerimi her açtığımda, titreyen kalbin ihtizaza getirdiği ruh, birkaç cümleyi kekelemekten öteye geçemedi. Ve sonsuzluğun en kutsalını yaratırken sen, ahdinde vefalı en sadık dosttun. Bunu anlamaktan uzak kaldı nankör hallerim.
Sen olmayan bütün aşklar, kıyısı olmayan bataklık deryasıydı. Çırpındıkça dehlize sürüklenen varlık, ümitvar bir silkelenişle, merhametin uzanışını bekledi hep. Ve o merhamet yetişmekte hiç geç kalmadı.istemekte geç kalan bana rağmen!
Bir gün başlangıç nihayeti eritip, zamansızlığı sunduğu an. Herkes bir yanda ben bir yanda… Ağlamakla başlayıp, ağlatmakla bitmiş, iki göz yaşı arasında. Zembereğin sıraladığı deliller sonrasında. Titrerken çıplak ruhum korkunun ayazında. Bir yanda merhametin, diğer yanda sevgilinin şefaat ümidi, ısıtır sadece varlığı.
O gün sorgudan bitap düşmüş, söyleyecek tek bir cümlesi kalmamış hallerimle; ya layık olmadığım af ile dirilecek sevincim, ya da hak ettiğim ceza ile o gün orada kopacak asıl kıyametim. İşte o zaman şefaatin kuşattığı ışıkla, kâinatın en değerli hazinesine mazhar olacağım belki. Kim bilir!
 Zamansız zamanlardan biriydi muhtemelen. Kimsenin haberi yoktu. Bütün hırsızlar hakim olmuştu. Kararların alındığı bütün sabahlar, gecenin ayazıyla karartılıp, öyle salınıyordu göğe doğru. Omuzlarımızdan aşağıya düşen saçlarımız bile bizi jurnallemek için fırsat kolluyordu. Hiç kimsenin; ne bu günü, ne de yarını vardı! Herkes sadece şimdi zamanlı haritalarda kayboluyordu. Aralarından sadece biri, karanlığın tıslamaların da bile ısınabiliyordu. Alay eden mizacıyla, insan olmaktan uzak olsa da, insanlığını yaşayabilen sadece oydu. Lakin, kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Ne adını, ne geldiği yeri… Sadece vardı ve varlığı bile diğerlerinin dikkatini çekmeye yetebiliyordu.
Bir gün benzer sabahlardan bir katman daha yayıldı şehrin sokaklarına. Uykusundan yeni uyanan bütün evler kapı ve pencerelerini çarparak birbirlerini selamladılar. Yine bildik görüntülerdi, bakışların manzarasına çizilen. Soğuk ikliminin jandarmaları, firar eden sıcakları yakalayıp bağlıyor, onlar için ayrılan zindanlara götürüyorlardı. Güneşi, kimse için beslememek gerekiyordu. Yoksa isyanın adını her an koyabilirlerdi. İsyanı başlatanın kim olduğu ya da kim olması gerektiği önemli değildi, yeter ki; isyan OLMASINDI.
Sabahın o çıplak ayazında. Kendini sakınarak yürüyen bir yaşam belirdi sokağın başından. Bakışlarından, buraya yeni geldiği belliydi. Lakin ne zaman ve nereye gelmişti o belli değildi. Kendine sürtünen kediyi sakinleştirerek, dikkatlice incelemeye başladı yabancıyı sokak sakinlerinden biri. Bu bellisizde kim olabilirdi ki. Hiç alışkın değildi bir yabancıya gözleri, hiç alışkın değildi bir yabancıya diğerleri. Hoş kendilerine bile alışkın değillerdi ya, neyse. Zamanın sarkacında daha ölememiş olmalarındandı bu tafraları. Kimse bilmiyordu lakin kıyametin o hazin sonu kuşatmak için yakındı. Aslında kıyamet onlar için hep var olagelmişti, sadece fark eden yoktu.
Yabancı, kendine bakan bir çift gözün önünden öylece geçip gidiyordu. Adımlar ilerliyor, yabancı ilerliyor; yabancı ilerliyor, bakışlar ilerliyor. Bir çift göz, iki çift göz, üç çift göz, altı çift göz… Sokak sakinleri bakışlarıyla sokağa taşmışlardı. Derken… Yabancı birden bire durdu. Ve simasını zamanın en ortasına astı. Hiçbir mimiği kalmamıştı ki atmosferin etrafına dağılmasın. En özel jestlerinden biriyle, göz kırpmasını takas etti. Anlık tek bakışın renginde, altı çizilecek eylemler vardı çünkü.
Sokak her iki yandan zaman teoremiyle kendini saklamıştı. Her şey bir tedbirin ön şartıydı. Bütün renkler matlaşmış, görüntüler silikleşmişti. Sokak sakinleri bakışlarıyla dahi boşaltamıyordu sokağı. Her kes olduğu yerde kalakalmış; bir kısmımız dahi geriye bükülür mü diye düşünüp, kendilerince mücadele ediyorlardı. Hayır, aralarından hiç birinin kamburu bu kadar yumuşak değildi! Ki böylesi belirsizlik tufanı; daha önce hiç gerçekleşmemişti. Ortada ciddi bir şaka vardı. Lakin kimse gülmüyordu.
Yabancı geriye doğru dönüp kapşonunu usulca sıyırdı. Kararsız ışık dalgaları saç tellerinde belli belirsizde olsa da görenin dikkatini çekiyordu. Belli ki ruhunun ana teması saçlarının dokusunda saklıydı. Çünkü böylesi bir kararsızlık sadece ruhun yapısında var olabilirdi.
Her bir bakışı ayrı ayrı tarttıktan sonra "Tanıdığınız bir sima değilim ne yazık ki" dedi yabancı ve "Biliyorum, en az ellerinizde taşıdığınız ayak izleriniz kadar ağırım bakışlarınıza. Ve biliyorum ki kalp atışlarınızın yokluğunu benden biliyorsunuzdur şimdilerde."
Gerçek olan şuydu ki, sokakta yaşayan her kesin doğuştan kalbi atmıyordu. Bunun sebebini hiç bulamadıkları gibi, hep bir arayış içinde olmuşlardı. Ve gerçekten bunun sebebinin yabancıdan olabileceğini hemen hemen hepsi düşünmekteydi. Böyle düşünmelerinin tek nedeni onu yeni görüyor olmalarıydı. Ve karşılarına çıkan her yeni şeyi muhakkak böylesi bir nedene bağlıyorlardı.
"Merhaba, baylar bayanlar hepinizin varlığını selamlar ve varlığımı sizlere sunarım" diyip şık bir reveransla ahaliyi selamladı yabancı. O an o dakika bir cambaz ipi gerilip bütün meydanı baştan sona kaplandı. Havada öylece duran ipten aşağı doğru sarkmaya başladı bakışlar. Birkaç küçük hazırlıktan sonra yabancı ayaklarını hareket ettirmeye başladı. Cambaz ip, yabancının ayak hareketiyle bir o yana bir bu yana savruluyor, onunla birlikte dans ediyordu adeta. Ayağın dilediği yöne doğru bükülüyor ve kıvraklığı şaşkınlık uyandırıyordu. Rengi deseni ve varlığındaki deneyim, bir aceminin tüküremeyeceği kadar anlıktı. Evet ipin hareketleri taktire şayandı lakin görünen hiçbir şey ipin yeteneğinden değildi. Yabancı olmadan ip bir hiçti. Onu yönlendirecek bir efendi olmadan ip bir hiçti! Tıpkı sokak sakak sakinleri gibi…
Yabancı cambaz ipiyle bir müddet daha oynadıktan sonra, onu boşlukta kendi başına bıraktı. Ve ip yönetiliyormuşçasına hareketlerine bir devinim içinde devam etti. Yabancı önce zamanın merkezine astığı simasını giyindi ruhuna. Ardından, gülümsemesindeki yarımlığı çizip, susmak için yoruldu. Sokak sakinleri cambaz ipin etrafından toplanmış, hareketlerindeki ahenkliği izliyordu. Her kez ipi izlerken, yabancı geldiği gibi gitmek için hazırlığını çoktan bitirmişti.
Arkasına son kez bakıp, kendi için araladığı boşlukta hızla ilerlemeye başladı yabancı. Bakışların acımasızlığına tek bir savunmasız iz bırakmamak için ayaklarını ters çevirip yürüyordu. Artık uzakların sanıldığı gibi bir mesafesi yoktu onun için. Lakin, uzaklaşması gerektiği bir yakın vardı şimdilerde. Saçlarındaki ruhun uzunluğunu örmek zaman alacağı için kapşonunu tekrar giydi başına. Sokakla arasına daha fazla mesafe koymadan önce biraz durdu ve hatırlaması gereken bir şeyler varmış gibi düşündü. Sonrasında, işaret parmağıyla boşluğa bir şeyler karaladı ve yoluna devam etti. Şöyle yazıyordu "YAŞAYACAKLARI EZBERLETİLEN RUHLARIN, KALBİ ATAMAZ."
Evet, hüküm verilmiş, zaman kutsal emrin çağrısıyla işlemeye devam ediyordu, hak edene hak ettiğini ulaştırmak için. Yaşayan cesetlerin çürümüş ruhları kesif bir koku bıraksa da, yaşam içinde nefes almak şarttı. "Bedenime gömebileceğim bir mezar var mı?" diye düşündü yabancı. Bir müddet daha yürüdükten sonra, geriye dönüp baktı. Geçmişin gölgesindeki ne ise, geleceğin gölgesinde de o olacağa benziyordu. Gördükleri tahmin ettiklerinden farksızdı. Soğuk jandarmaları birkaç sokak sakinini yönlendirip, boşluktaki yazıyı sildirtmeye çalışıyordu. Sanki oraya hiç yazılmamış gibi.
 Ayrıntısal gerçeğinde küçük bir insan... Anlamadığı bir geçmişi, kavrayamadığı bir geleceği vardı. Bütün hikayelerin başlangıcı gibi, sonu da aynıydı onun için. Her şey bir karanlığı anlatmada hem fikir olmuşken, hiçbir ayrımcılığın tanımlayabileceği bir bu gün yoktu. Sözlerdeki eksiklik herhangi bir cümleyi tamamlamak bir yana, kendini dahi tanımlayamıyordu. Susmak, her türlü noktanın nihayi çaresiydi onun lisanında. Keşmekeşliğin her hali muhakkak hüsranı sobelerdi onun çağında. Hiçbir ümit yoktu ki, karanlığın girdabında yelken kırmasın. Yaşam karanlık bir şaka… Varlık ölümün en asil üyesiydi…
Adını sorduğunu hatırlamıyorum, benden yana düşen bakışlarında. Uzaklara dair bütün mesafelerini çürütürken bile bu gününden bağnazca uzaktı. Halini anlatan hallerin tamamı metamorfoz çığlıkları atarken, ruhunun en koyu yanlarıyla kulaklarını tıkıyordu. "Ben kendi derinliğimdeki gerçeği arıyorum" diye. Attığı bütün adımların izi kalıyordu benliğinde. Her seferinde bir kadını sayıklıyorken dudakları, farklı bir formda bedeni arzuluyordu kalbin susuzluğu… Tuvalinin hafızasında, en kıymetli resimleri konuşuyordu fırçasından. Gözlerini kapayıp, geriye doğru baktığında, ileriye doğru uzanan eliyle aynı yeri işaret ediyordu. "Burası benim zindanım, aydınlığım meçhul, aralanacak perde kayıp. Nerdesin ey kutsanmış arınık. Aradığım kendimken bulduğum hep hiçlik!"
Ruhun gözleri vardır benliğin iç bünyesine doğru ağlayan, yalnızlığın her adım yaklaşmasıyla karanlığın kalabalıklaştığı tabiatlar. Zalimlik; adını her kes bilir, lakin sadece yaşayana zulümdür baştan aşağı. Umudu diri tutan akasya kökleri ve yağmur bekleyişi… Hangi toprak vardır ki kendinden uzakta bir ağacı yeşertsin, yağmurunu ona iltifat etsin. Hiç yanılgının damıttığını, kalbin yalınlığı hazmedebilir mi? Nerede kaldı o baharın narin coşkusu. Bu kıyamet, alamet vizesini görmeden cennete buyur eder mi?
Bütün yıldızların kerametiyle boyadı yalnızlığını, ateş böceklerinin varlığında. Korsan duyguların çalıp çırptığı asıl, büyüsünü yüceltedursun, yaşam mabedinde ayaklanır deprem nedimeleri. Mabetlerinde tek ibadetleri yıkmak, mabetlerine tek duaları cehennemde sunak olmak… Bu telaşelerin rıhtımında bulduğu yansıma hep aynı şeyi söylüyordu. "Hududumu aştım sınırlarımı çizemedim, kalabalıkları seçtim kendimi sezemedim!"
Otuz yedinci boğumda keserken halatı, boğulduğu boşluğu gönderilmemiş son mektubu anlattı. Ve ışık demişti son nefesi. Işık… O Van Gogh' tu. Şizofren teşhisin ardındaki dehanın, görmeyi istediği asıl yansıma hep arayışında var oldu. Hep asıl ışığı aradı, kalbinin katran gecelerden arınması için. Uzaklaştıkça özlenen, yakınlaştıkça kuşatıp, doyumsuzlaşan gerçeği… O, hep sonsuzu aradı…
 Piç oğlanın alıştığı miras yedilik ve yakıştırdığı hırsızlık erdemi… Kendini zorlasa da kusamaz zehrini. Ölmüş cesedini, sayıklar ruhuna zerk etmiş, elim kekresi. Uzun bir zaman var bu günden yana solmayı hak eden. Uzun bir savaş var, sonunda hiçliği fetheden. Piç oğlan, hep unutmakmış kaderi. Şarkısını söyleyip uyutmakmış emeli. Bütün kaldırımların yarım kavşağı ve değişimsel sanrısı. Ucuz kadehlerden pahalı sarhoşluk beklerken, düştü kırıldı küfesi. "Seni hiç gözüm tutmadı" derken, kendini fermuarladığı yarım heves nefesi. Eski sesleri duyarda söylemez, saklar olmayan becerisi. Piç oğlan, seni vurmuştum bohem-gafil savaşında. Sonra hatırladım unuttuğumu, sen zaten ölü doğmuştun. Ölüm; haline onaylı, tısladığın dünyaya yeminliydi. Uçurum dokunuşlardan sonra tetiğin en kanlı namlusu ve sesler. Hepsi kendi halinde meçhulü dikizler. İkircikli bakışların ardından boşluğu gizler. Kaldır başını bak, toprak saçtığın gök yüzünü kazma kürek temizler. Bir fanus taşır durur elinde, içinde dünya bakışlı ağıt, dışında cehennem nakışlı karanlık. Kaç kere susmayı unuttun ki, söylediğin her şey ayıp. Omurgasında beslediği yarasalar, eteklerinde otlattığı zangoçlar… Sen kaç kişilik bir ihaneti taşıyordun ki vardığın her şehir kendisini sokaklarında gizler. Şimdi burada veya uzak bir diyarda, kendimi söylemeye yemin ettiğim kelamlarla vuruyorum. Nil' i ters akıtan dua kadar Firavun bir çölde yaşıyorum. Zerrelerde boğulup, Ummanlardan taşıyorum. Şaşkınlık, eminlik, kendini saklayan sessizlik ve fısıltı hükümdarları… Kimliksiz cinayetler sonrasında kanımızı silemediğimiz ruh beden cepleri. Annesini üç kere emip, babasından milyon kere doğan bir acuzedir, bu çocukluğunu terk eden fikir cahilleri. Gözlerim açık, artık buladığım dünya şahsım kadar güvensiz. Dişlerimdeki bu kan lekesi, şşşşşşttt kimse duymasın, belki de bütün masumların hevesi. Piç oğlan, ben üç kişilik öldüğümde sen dört kişilik eksiliyordun. Şimdi söyle bana, bu öldüğün yer bu öldüğün zaman, beni kaç yaşımda doğmaya zorladı. Ölmüş ebemin parmaklarında kundak yerine kefenimi biçmişler. Okuyayım diye hece taşımı bilmediğim lisanda karalamışlar. Şimdi söyle bana, sen kendini becerirken, kaç cesedi gebe bırakıp da kendini inkara kalktın. Ben sessiz harflerle anlamsızlaşırken, sen sesli harflerinle anlamsızlığımı ikilettin. Sen benim, ben senim… yani biz ikimiz biziz… ikimiz üçümüz kadar bir şey. Olmadı böyle bir çelişki. Aslında hiç kimse kimse değil, hiç kimse de kimseye benzemiyor. Aslında çok çalkalayınca, mevzunun gazı kaçıyor. Ört peçeni, karart şu sahte nefesini. -- A.Y.
|