kocatepe / kimsu 04/01/2009
 

Kuru idik yaş olduk
Ayak idik baş olduk
Kanatlandık kuş olduk
Uçtuk elhamdülillah

Kuru idik. Kuru nedir? Hayatı olmayan, suyu çekilmiş, bitmiş bir
ağaç. Tamtakır bir ağaç dalı. Odun olmaktan başka bir işe yaramaz. Biz
böyleydik. Kuru ağaç yapraklandı; kokulandı; meyvelendi; nurlandı. Yaş
oldu.

Ayak idik. Yerlerde sürünüyorduk. Hayvani bir yaşantının içindeydik
ve insanlıkla hiçbir ilgimiz yoktu. Ayaktık ama merhamet-i ilâhîyye,
şefâat-i peygamberîye, himmet-i pirân, bizi yerde sürünmekten kaldırdı.
Baş etti. Bu da yetmedi. Kanat verdi. Kanatlandık kuş olduk. Şimdi
artık mana semalarında uçuyoruz; aşk deryalarında yüzüyoruz; güzellik
gökyüzüne doğru ulaşıyoruz. Gönlümüz bir gülistan oldu. Gönül Kâbe'si
temizlendi.

Bu sözler, bu kadarcık ifade ile bitmez. Bu kadar açıklama da yetmez. Çünkü bu sözler bir hazinedir.
"Gökte olanlar, hafif olanlar soyuttur. Lâtiftir. Tortu aşağıdadır."
Kişi: "Gökte Allah var," der. Allah, her yerde hazır ve nazırdır.
Ancak burada "gökte" denilmekle anlatılmak istenen, iyi ve güzel
şeylerin yüksekte olduğudur. Yoksa yukarıda çadır kurulmuş içinde Allah
(c.c.) oturuyor gibi düşünmeyin. Allah'ı gönlünüzde arayın. Çünkü
sonsuz olan gönüldür.

"Gökyüzünün sınırı vardır ama gönlün sınırı yoktur."
Şimdi Yunus'a bu güzelliklere neyle sahip olduğunu soralım:
"Yunus Baba! Sen kuru iken yaş, ayak iken baş, kanatların yokken
kanatlanıp sonsuzluk fezalarında uçan Anka, mana denizinde yüzen balık
oldun. Bunu, nasıl başardın? Bize de söyle. Biz, onu yapalım."

Yunus, bizlere şunu söyleyecek:
Taptuk'un tabusunda
Kul oldum kapusunda
Miskin Yunus çiğ idik
Piştik elhamdülillah

Muhabbetullah çiği pişirir. Hak dostları böyledir. Anadolumuz ve
Türk toplumu, tarih boyunca bu büyük insanları çok fazla doğuran bir
annedir. Hiçbir ülkede ve toplumda bizim kadar Allah dostu çok
olmamıştır ve olmayacaktır. Onun için Türk kelimesi büyük, yüksek, âli
ve güzel bir kelimedir.

Türk'ün karakteri yüksektir. Atatürk, bu gerçeği görmüş: "Türk
milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır; zekidir, "
diye övgüyle hitap etmiştir. Sonunda bir mutluluktan söz ederek: " Ne
mutlu Türk'üm diyene! " demiştir.

Bunu neden görmüyorlar ve onu suçluyorlar? Atatürk kimseye: "Ben
peygamberim," demedi. "Sen peygambersin," diyenler oldu. Ama o, elinin
tersiyle bunları ittirdi: "Hayır! Ben askerim. Komutanım," dedi.

Kütahya istasyonundan tren geçerken Atatürk, trenin kompartımanında
biraz eğlenir. Halk Atatürk geçiyor, diye istasyona hücum eder. O günün
Maarif müdürü:

-Hey Kütahyalılar! Şehrimize peygamber geldi, diye karşıdan bağırır. Atatürk, kompartımanda bu sözü duyunca :
-Defedin şu mürâîyi! Sokmayın şuraya. Ben peygamber değilim; ben askerim. Komutanım, der.
Bu sözü, Atatürk'ün iki metre kadar yakınında bulunan babam Lütfi Bey duyar. Ben de ondan dinledim.
"Bütün kötülükleri ona çıkarmamak ve mal etmemek lâzım. Elbette onun
da eksiği, kusuru vardır. Nihayet beşerdir; peygamber değildir. Ama
yaptığı büyük hizmetler vardır. Öne düşmüştür. "

Anadolu'nun o günkü manevî ricali, onu bu işe münasip görmüştür ve seçmiştir.
O, arkasında binlerce Mehmetçik ile yüzlerce komutanla rahmet-i ilâhî,
şefâat-i peygamberi ve himmet-i pirânla bu vatanı düşmanlardan
kurtarmıştır.

Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.), bir gün bu büyük Türk kumandanı ile ilgili şu gerçeği ifade buyurdular:
-Oğlum, Atatürk'ün kaputunu örtünerek Kocatepe'de kayaların üstünde uyurken çekilmiş bir fotoğrafı vardır. Sen, onu gördün mü?
-Evet azizim, gördüm.
-İşte oğlum, o taşların üzerinde uyumadan önceki Mustafa Kemal' le
uyandıktan sonraki Mustafa Kemal farklıdır. O, uyku anında iken
Anadolu'nun erenleri ve
erbâb-ı kemal teveccühte bulundular. Uyandığı zaman " Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri! " sözünü söyledi.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Niye Atatürk, başka paşalar
yok muydu? Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'in ifadesiyle bu sorunun
cevabını verecek olursam: Mustafa Kemal, yapısı itibariyle şecaat ve
metanet sahibi bir kişiliğe sahipti. Bunun böyle oluşunu da teğmen
rütbesini taktığı andan itibaren birçok savaşların içine girip
hepsinden muzaffer olarak çıkmasıyla göstermiştir.

Yine Atatürk'le ilgili ancak bugüne kadar hiç duyulmamış bir hadiseyi Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'den dinledim:
Atatürk, Bandırma vapuruyla Samsun'a çıkıp Kuvâ-i Milliyye
hareketlerin başlattığı zaman Erzurum ve Sivas arasında Atatürk'ü
taşıyan araba arıza yapar Arkadaşları, arabanın arızasını gidermeye
çalışırlar. Bu arada Mustafa Kemal, yolun kenarında bir ileri, bir geri
yürümeye başlar. Aynı zamanda düşüncelidir. Bu esnada yolun üzerinde
Atatürk'e doğru merkep üzerinde başı sarıklı bir köy imamının gelmekte
olduğu görülür.

Hoca Efendi yaklaşarak Atatürk'e selâm verir. Atatürk:
-Aleyküm selâm hocam, diyerek mukabele eder.
Mustafa Kemal Paşa, Hoca Efendi'ye:
-Hocam, yolculuk ne tarafa? diye sorar.
Hoca Efendi, parmağını uzatarak 3-5 km. ilerideki ağaçları göstererek bir köyü işaret eder:
-Beyim! İşte şu karşıdaki köye gidiyorum, der.
Mustafa Kemal Paşa:
-Hayrola hocam! O köyde ne işin var? diye sorduğunda hoca:
-Beyim, o köyün imamı, benim ve bu civardaki imamların hocasıdır.
Benim gibi birçoğumuzu yetiştirmiştir. Dün üç beş köyü, kendi köyünde
toplayıp, aşlar kaynatıp hatimler okuyup, dualar edileceğini haber
saldı. Bu yapılacak duaya katılmak için yola çıktım, der.

Atatürk:
-Hocam, nedir duanızın sebebi? Sünnet, düğün falan mı var? diye sorduğunda, Hoca Efendi:
-Hayır beyim! Sünnet, düğün falan yok. Hâdise şudur : Allah, bu
milletin başına bir Mustafa Kemal Paşa vermiş, milletin önüne düşmüş,
kurtuluş hareketlerini başlatmış. Onun muvaffakiyeti için hatimler
okuyup dualar etmeye gidiyorum, der.

Mustafa Kemal:
-Hocam, Allah dualarınızı kabul buyursun. Masum çocukları da duanın
içine katın. Masumların içinde bulunduğu dua ind-i ilâhîde kabul
olunur, der.

Bu konuşmanın üzerine Atatürk, hocayı biraz daha konuşturmak ister ve şöyle devam eder:
Hocam, maşallah bindiğin merkebe iyi bakmışsın. Hayvan besili, der.
Hoca:
-Beyim, dil bilmez hayvan. Yemine, samanına dikkat etmezsek Allah sorar, diye cevap verir
Atatürk tekrar sorar:
-Hocam, sen hiç hayvanlarla, kuşlarla yani böyle canlılarla ilgili kitaplar okudun mu?
Hoca:
-Beyim ben okumadım, fakat şimdi gittiğim o karşıdaki köyün
hocasından bu mevzularla ilgili çok sohbet dinledim. Başınızı
ağrıtmazsam anlatayım, der.

Atatürk:
-Buyur hocam anlat, der.
Hoca Efendi, kendi hocasından dinlediği şu hikâyeyi anlatır.
-Asırlar evvel eski Yunan âlimlerinden birisi, yumurtlayan
hayvanlarla doğuran hayvanların tesbit ve tefriki için seyahate çıkmış.
Üç dört sene gezinmiş ve bir hayli bilgi toplayıp kitap yazmış.
Seyahati sırasında Bağdat'ta imam-ı Azam Hazretleri'nin medh ü senasını
işitmiş ve imam-ı Azam Hazretlerini ziyarete varmış. Karşılıklı hâl
hatır sorulduktan sonra imam-ı Azam Hazretleri bilgine:

-Sebeb-i seyahatiniz nedir? diye sorduğunda seyyah bilgin:
-Efendim, yumurtlayan hayvanlarla doğuran hayvanları tesbit için çalışıyorum, diye cevap vermiş.
İmam-ı Azam Hazretleri:
-Çalışmanız bitti mi, diye buyurduğunda bilgin:
-Henüz bitmedi. Üç dört sene daha gezip dolaşmam ve çalışmam lâzım, der.
Bunun üzerine imam-ı Azam Hazretleri, gezgin seyyaha şöyle der:
-Kendine yazık edip yormuşsun. Bunun için senelerce gezip dolaşmana gerek yoktu. Oturduğun yerden yapabilirdin.
Bilginin gözleri açılır. Dikkatle ve hayretle:
-Nasıl olur? diye sorar.
İmam-ı Azam Hazretleri:
-Kulağı dışında olanlar doğurur. Kulağı içinde olanlar yumurtlar.
Meselâ deve kuşu kocaman bir kuştur. Kulağı içinde olduğu için
yumurtlar. Gece kuşu küçük bir kuştur, ancak kulağı dışarıdadır.
Doğurur, diye cevap verir.

Bunun üzerine Yunanlı bilgin:
-Eyvah emeklerim! diye dizlerini döver.
Atatürk, dikkatle hocadan dinlediği bu hikâye üzerine:
-Hocam ağzına sağlık. Çok güzel anlattın, diye hocanın gönlünü okşar.
Bundan sonra Hoca Efendi:
-Beyim muhabbet güzel, ama ben yoluma devam edeyim. Hatim ve
dualarımızı yapalım. Zira köyüme geri dönmem lâzım, diye ayrılır. Hoca
Efendi, üç beş metre gider sonra geriye döner. Atatürk'e yaklaşarak:

-Beyim güzel dilleştik. Ancak sizi tanısaydık. Kim olduğunuzu
bilseydik, deyince Atatürk hocanın yanına yaklaşır. Sağ elini merkebin
üzerindeki hocanın omuzuna koyar. Derin bir nefes alır.

-Hocam hocam! İşte o dua etmeye gittiğin Mustafa Kemal benim, der.
Bunu duyan Hoca Efendi, merkebinden iner. Atatürk' le sarmaş dolaş
olurlar ve her ikisi de ağlar. Sonra hoca yoluna devam eder.

Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)' den bana intikal eden bu hâdiseyi azizim o günleri gören ve yaşayanlardan dinlemiştir.
Elbette bu hikâye, Mustafa Kemal Paşa'nın bu büyük hizmetlere top
yekûn bir milletin dua ve gözyaşlarıyla başlayıp ve zaferle
sonuçlandırdığının altında yatan himmet ve teveccühlerin kimden ve
nereden geldiğini anlamakta zorluk çekilmeyeceğinin açık bir delilidir.
(Hoca Hafız Mehmet Efendi' nin mürşid-i kâmili Hoca Mustafa
Efendi(k.s.)' den intikal eden bu hikayeyi anlatması oldukça
manidardır. Zira bir ehlullah boş yere konuşmaz. Onun sohbetinden hatta
anlatışı sırasındaki tavrından, hâl ve hareketlerinden alınacak ders
vardır.Hoca Hafız Mehmet Efendi'nin büyük Türk kumandanı ve askeri
dehası Atatürk'e yönelik anlattığı bu gerçek, bu zamana kadar Mustafa
Kemal hakkında söylenilenlerin ne kadar doğru ne kadar gerçek olduğunu
gösterir. Ancak bunu kanaatimizce açıklamaya çalışmadan önce şu konunun
hatırlatılmasında yarar olduğuna inanıyoruz: Her biri birer etiketten
ibaret görülse bile insanlara verilen isimler tesadüf değildir. Zaten
tesadüf denilen bir şey yoktur. Allah Teâlâ'nın kendinden kendine
dilemesi ve murat etmesi vardır. Onun için ehl-i zahir tarafından
tesadüf gibi görülen şeyler, Allah Teâlâ'nın muradıdır. Bu düşünceden
hareket edersek Mustafa isminin lügat manasını ifade etmemiz gerekir.
Mustafa; Arapça bir kelime olup safvetten gelir ve seçilmiş demektir.
Tasavvufî manasına gelince bunu ancak ehli bilir. Bizim bunu ne idrak
etmeye ne de açıklamaya yetkimiz yoktur. Ancak Hoca Hafız Mehmet
Efendi'nin sohbetlerinde Hz. Peygamberimiz'e o yüce ve kâinatın
efendisine bahşedilen Mustafa ism-i şerifi hakkında Muhammed İkbal'in
sözünü ifade buyurduklarını dinledik. Bu sözü zikretmenin yerinde
olacağını düşünüyoruz: " Mustafa, kelimesindeki gizli manayı anlayan
korkunun altında şirkin gizlendiğini görür". Bu güzel sözün ardından
hemen bizzat zat-ı âlileri: "Kendisinden şüphe duyanlar korkar." diye
buyurdular. Bu durumda Atatürk'ün Anadolu erenleri, velileri tarafından
seçilmiş olduğu onların himmet, teveccüh ve imtiyaz-ı ilâhilerini
kazanmış olduğu aşikârdır. Böylece Mustafa Kemal Paşa'nın ilâhi
imtiyaza sahip olduğu anlaşılır. Onun bütün savaşlardaki muzafferiyyeti
ve başarısı, bu ilâhi imtiyazın neticesidir. Kemal, ismine gelince,
Arapça olgunluk, yetkinlik manasındadır. O, olgunluğunu ve yetkinliğini
Anadolu erenleri ve erbab-ı kemalden teveccüh bulunduğu ve Türk
milletini içine düştüğü girdaptan çıkarmak için önder olduğunda
göstermiştir. Hoca ile buluşması, dilleşmesi Allah'ın ona bir
mesajıdır. Türk milleti, ihtiyarıyla genciyle; kadınıyla erkeğiyle;
köylüsüyle şehirlisiyle; hocası imamıyla seninle beraberdir. Sana
duacıdır, demektedir. Anlatılan hatıraya gelince: Bilginin Yunan olması
ve o bilginin İmam-ı Azam Hazretleri ile karşılaştırılması da yine bir
mesajı beraberinde getirir. Anadolumuz'un Yunanlılar tarafından işgal
edileceğini ancak Hak dostlarının, Hak âşıklarının buna izin
vermeyeceğini gösterir. Nitekim Yunan bilgini, yumurtlayan hayvanların
ve doğuran hayvanların tesbit ve tefriki için yıllarca gezip
dolaşmasına rağmen nasıl boşa kürek çekmişse Yunan da Anadolu'nun
Hıristiyanlaştırılmasında boş yere yorulmuştur. Çünkü ehlullah, Mehmet
Akif'in İstiklâl Marşımızda zikr ettiği gibi: "Şu ezanlar ki
şahadetleri dinin temeli/Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli".
Anadolu' dan ne ezan sesinin duyulmamasına, ne tevhid sancağının
gökyüzünün enginliğinden indirilmesine razı olmazdı. Bu, asırlarca
böyle olmuştur. Ne zaman Türkler uçurumun kenarına gelmişse Türkleri
çok seven Allah(c.c.) bu milleti zilletten ve zevalden veli kullarının
yüzü suyu hürmetine teveccühte ve himmette bulunmalarına rıza
göstermiştir. Hoca Efendi' nin Mustafa Kemal' le dilleşip söyleştikten
sonra köye gitmek isteyişi, hocamızın sohbetlerine istinaden herkesin
kendi usul ve erkânına göre hareket etmesi gerektiğini ifade eder.
Devlet ricali devleti yönetmeye, ehlullah manen terbiye altında
himmetleri ve feyizleriyle, hayat verici nefesleriyle Türk milleti
için, insanlık ailesi için kâmil insan yetiştirerek onun elinden,
dilinden, cümle uzuvlarından hizmet sunmaya, Türk kumandanı hudutta,
cephede milletini muhafaza etmeye memur kılınmıştır. Nitekim şu hikâye
bu gerçeği dile getirir: Atpazarî Osman Efendi, Sadrazam Köprülü Mehmet
Paşa' ya nasihatında: Siz, bizim hırkamızı giyseniz, sizin örf ve
nizamınız bozulur. Biz sizin kaftanınızı giydiğimizde ise bizim yol ve
nizamımız bozulur. Bu sebeple, herkesin kendi usul ve nizamına göre
hareket etmesi daha uygundur, diyerek aklın meşrep ve kabiliyetler
doğrultusunda kullanılmasını tavsiye etmiştir. Bu güzel sözün bir
eşdeğerini, Edirne Sarayı' nda birkaç gün kalıp II. Murad' a
himmetlerde bulunan Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri de söylemiştir:
Hünkârım, müsaade buyurun, bekleyenlerimiz var. İhvan-ı kiram bizi
bekliyor. Allah, tac ve tahtınızı kadim etsin; Devlet-i âliyye-i Osman'
a hizmetiniz bol olsun. Biz sizlere duacıyız. Bizim görevimiz, halkı
eğitmektir; Sizin göreviniz ise halkı yönetmektir. Müsaade buyrun, biz
eğitimle meşgul olalım, siz de yönetiminize devam ediniz. Eğer biz
halkı eğitmezsek, siz yönetimde çok güçlük çekersiniz.)

Atatürk, kendisine tevdî edilen vatanı kurtarma görevini binlerce
asker, yüzlerce komutan ve kendisine yapılan himmetlerle yerine
getirmiş muzaffer bir komutandır. Elbette beşerdir. Artıları yanında,
her insan gibi onun da eksileri vardır. Ancak asl olan yaptığı hizmetin
büyüklüğünü kavrayabilmek ve kavratabilmektir. Zira insanlar,
birbirinin eksiklerini görmekle bir yere varamazlar. Artılarını görmek
lazım.

"İnsan, arkada bıraktığı hizmetleriyle rahmete mazhar olur ve
insanlar ebedi dualarını, minnet dileklerini tarih boyunca yâd ederler.
Onu bağrında, sinesinde yaşatırlar."

Devletin başına geçen iktidarların Atatürk' ü topluma sevdirmeleri
gerekirdi. Eğer Atatürk' ü doğal halinde bıraksalardı, Türk milleti,
yüksek karakterli ve büyük bir toplumdur. Tarih boyunca kendisine
hizmet edenleri şükranla yâd etmesini bilmiştir.Halk kendine önderlik
eden bu büyük Türk kumandanını da minnetle, şükranla yâd etme görevini
gayet güzel yapardı. Ancak zaman zaman Atatürk' ü putlaştıranlar
olmuştur. Bu hareket de inanç sahiplerini rencide etmiştir.

Atatürk putlaştırılmamalıydı. Eğer Atatürk sağ olsa, kendisini
putlaştıranlara ne derdi? Elbette şiddetle reddederdi. Nasıl ki;
Kütahya istasyonunda iken trenin kompartımanında "Kütahyamız'a
peygamber geldi," diyen maarif müdürünü elinin tersiyle ittirdiyse
kendisini putlaştıranlara da aynı şeyleri yapardı. Bu konuda hata
yapılmıştır. Bu çok önemli konuyu Ziya Paşa'nın manasıyla güzel,
elfâzıyla güzel çok değerli sözüyle noktalamak istiyorum:

Nev-i insan, haşre dek ta'zîm ederler adına
Kim fedâ-yı nefs ederse cinsinin imdadına

 
(Halvetinetten derlenmiştir.)

 
 



Tanrı dün akşam bir kadınla kaçmis
Dükkanada satılık yazmış.
Aslında ortadada bir şey yokmus
Sabah kalkmış
Dükkanını açmış
Güneşin altını yakmış
Rüzgarla ortalıgın tozunu almış
Sabah
Cebrailin anlattıgı
“meryemmiş “ kadının adı
Bilmem kaçbin senne evvel
Çocuklarının doğdugu gün anlaşamayıp ayrılmışlar
Oda tutmuş sıfırdan başlamış
Tanrı dün akşam bir kadınla kaçmış
Dükkanada satılık yazmış
“Karanlık”SELMAN KARACA 2005

 
törpü / kimsu 11/17/2008
 

akşam karanlık bir yolda
bir sersem sarhoş yatmiş kalmış
akşam yağmurun altında
güzel genç bi kız sızmış kalmış
şaraptan kefen giymiş
iyice ıslanmış, iyice ıslanmış
sokak insanları
kimse gormek
kimse duymak istemez
baştan kaybolanları kimse bulmak istemez
kimse bilmek istemez
akşam zamansız bir anda
hayatlar durmuş herkes susmuş
sessiz yalnız saatlerde
çocuklar varmış kimden kaçmış
birisi yarın olmuş biri dünden kalmış
bugünden çalmış
sokak insanları
kimse gormek
kimse duymak istemez
baştan kaybedenleri kimse sormak istemez
kimse bilmek istemez
sokak insanları
kimse gormek
kimse duymak istemez
baştan kaybolanları kimse bulmak istemez
kimse bilmek istemez...

(A.Aslim`dan dinledim)

şarkiya istinaden Bu Fotoğraf`a  baktım
 
Yasamın köşe başlarında bir zamanların nice yürekleri dayanmış,
hatalarımızla,
kaderlerimizle,
çaresizliklerimizle geldiğimiz bir nokta,
neler oluyor bize derken o çaresizliğe sessiz kalınır,
uzanması gereken eller korkaktır.
Yarınlar daha kaç yüreği o köşelere mahkum edecek kimbilir,
hesapsız kitapsız yaşamı genç yüreklerde nezaman farkedeceğiz?

 
 

hasat

bir sevdim de çok oldu
çeşit türlü derd oldu
bal ile kaymak dedim
usul usul bel oldu
 

taraf

suyun öte tarafı mı
tebdil –i mekan
yoksa kaybetmenin  ala rengi mi
bildiğin kaç renk varsa
yayılır ebru suda
korkma desem çarpmaz mısın duvara
şimdi de bir
karşılama var
bir de güzelleme
yazdı bir kış
bir sabırda
buluşan senle
benle
tanıdık tanımadık olmaz
bir selam var baki
tezatlar karşı
ruha bedenine
yağmur kokusu
hüzünleri taşır da
ağlamak mı sanırsın
bereketli gelen damlalar
ferah günler
yarına söz veren akşamın gün ışıkları
bildiğin tüm renklerde hissetmek
sabretmek
hamallık iş
emek dolu bir tohum
dalından düşen olgun meyva
aslolan sevgi

huzurunda
bir hayat
büsbütün var. 

yenilmekse
daha iyi kaybetmek
şimdi sıra ben de)
 

Feyz

firkatin sivri ucu
dayadın vücuduma
beyazdan dönmüş rengim
düpedüz ezilmiş ağırlığın altında
tozunu izledim yüklü başından
kafanı kaydırdın dimdik yana yana
sicim gibi sardın dört bir yanımı
ne haber çocuk dedim
hiç dedin
boşluktan doğan boşluğu doldurma ihtiyacı
emin ellerde kurşun
kıpkırmızı sevdalanmış sayfa
yaşarken ölüm
hayatta yaşasın sesi
dilendi dinlendi sadakasız
uruk ulk için
ma elzem
nedebe sebep
toprakta
 
madeni

doğan insan baş ebede
son ezele yıldız gün eş
dünya ince kız oğlan
tanrı tapan
şeytan odalık yok
ibadet Allah
doğurulmuş ana
bakir belle insan aynasına
bil mayasına
inanan kutlu dinle dinlerden
dilde kendindesen
her şey ortada hiç yok
medeniyet çok bol ok
düşmüş içine kan şiddet
ortada sağlam yalnızlar ölüme
aymaz ayrılıklar
aşıklar
vahşet medeniyet
madeni hali müstakil
değersiz…


ramak

gökten yıldızlar yağdığında
sağnak
sicim damlalarla yağmur
sel
rahmet çektiğinde can
yanmak var
bildiğin
bir sığınak
ister sırılsıklam
kor ateş istersen
yerimdeyim
uzat elini
gel
ne avucum kirden kaymak
ne ince parmakların
ateşten pür-i pak
ortada her şey
yerli yerinde
yeter ki bir bak.
 

hikaye

bi hikaye anlatsana
hey sana  söylüyorumana
di bana akıl ne kalb ne
sen dinleme beni desen de
yalvartma beni de
akıl en büyük bilge
en ince en azgın
azimli çalışkan düşünce
talepkar hesapçı acımasız
adalet avcısı
yürekten hiç bahsetme
en büyük deli
dur durak bilmez çift dili
en vahşi ve en uysal
cesur hesapsız sıcak ve merhametli
adalet bekçisi
demiştim ya kılıç kınında akıl
çıplak duvarda Zülfikar kalb
kını sahib bilir
inanırsan canım
benden bir hikaye
maksat güzel gönlün olsun
bir güzel…


bahçe

ödüm patlarcasına korksam da
anlam katanlardan bana
alırım yüreğim elime
çalarım bir başıma
köpürür harbim korkumda
derim köpek
sen misin sadık olan
it gibi yahut at
bataktan halat eden
de ki ırak yakın eyleyen
yok gibi yok der var
it at bir mastar
acıtır başı boştan düşen
ince iri iyice kar
deste deste aklım yar
göz açtır açtırma
sakın sanma san da
yaşamaya canım sıdk
elim başım dağ taş
gözüm alaz
kalbimin ayağı ağrıyor vuruştan
başım ağrıyor çarpışmadan
düşüyorum
can havli ile
ve elve ay balam
bahçeye çıkıyorum


meze

yazdım kışa
koşarken bahar
umut yok yaşa
kışın sevdalandığı bahar
 

kısmet

bir düzine
bir dizine
tak tak
yok olandayım

     

 
köy / amarat 10/25/2008
 

Köy, insanların belli bir sebepten dolayı eski zamanlarında ayrılıp daha sonra tekrar dönmek istedikleri yegane mekanlardan birisidir.Kimilerinin yoktur, gurbetten gelmişlerdir, göçmendirler ya da köy diye Kadıköy ya da Bakırköy’den başka gidecekleri bir köy olmadığı için işyerinde ya da samimi bir arkadaşlarının memleketlerini ziyaret edip kendilerine bir köy seçerler. 

 
Öyle bir mekandırlarki Trabzon’un rakımı yüksek haneli yaylalarında ya da Akdenizin denize sıfır rakımı 0 olan ya da iç anadolunun bozkırlarında hiç bir agacı falan olmayan bir yerde de olsa herkesin sevmesi için kendince nedenleri olan bir yerdir. 
 
İnsanlar hala çok samimi falan değildirler bunlar tamamen geyige alınmış , efsaneleşmiş sözlerdir, kapitalizm, para düzeni köylere kadar girmiştir, sadece köyde yaşayan insanların ellerindeki likit para düzeyi az oldugu için şehirli insanlardan sadece daha az kapitalist olmalarından dolayı yaşamlarını devam ettiriken şehirliler kendilerini samimi falan bulurlar ama kazın ayagı öyle değildir. 
 
Sen samimi isen her yerdeki insan sana samimidir zaten bu yüzden köye falan giderseniz herkese güvenmek gibi bir malaklık yapmayın.Bir de burada yaşayan insanlar aşırı derecede küfür ediyorlar tamam şehirlerde de var ama burada yüzdeye vurursak daha çok , ekşisözlük internet sitesinde bir noktalama işareti diye hayvan arada aratınca aklınıza gelebilecek bütün küfürler bu yerlerde yaşayan insanların çocuklarının agızlarındadır. 
 
Parayı bulmadan sakına hadi gel köyümüze dönelim moduna falan girmeyin rezil rüsva olursunuz.Fısıltı gazetesi denilen gazete baskısını burada günlük değil -1 günden gelmektedir.daha siz eyleminizi yapmadan sanki o eylemi yapmışsınız gibi sizin adınız çıkar daha sonrada siz onu yapmaya mecbur kalır durumuna düşersiniz yani bir nevi azınlık raporu durumu, o yüzden sıkı bir para ile gidin.Yoksa batmışta o yüzden gelmiş köyüne diye laflar çıkar, tüm bu sözler olurken aynı zamanda da fabrika kuracakmış, araştırma yapıyormuş gibi sözlerde çıkar ikisine de bakıp gülersiniz. 
 
Şehirden geldiginiz için sanki şehirde para çok kolay kazanılıyor, insanlar sizden nedense kendilerine para bagışlamanızı isterler bunu direkt söylemezler hatta direkt paranızı da almazlar ama eşitli yöntemleri vardır burada yaşayan insanların.bu yüzden zeki çevik ve de zaman zaman sinsi olabiliteleri yüksek olan yerdir. 
 
Şahsen gidecekseniz kendi köyünüz değilde yabancı bir köye gidin ama o zamanda ugursuz adam kendi köyü dururken neden bizim köye gelmiş, hırlı mıdır ? hırsız mıdır ? lafları ortalıga çıkar, en iyisi mi siz emekli olunca ya da olmadan pek köye falan gitmeyin. 
 
Ölünce köye götürsünler ama mezarınızı zira bayram namazından sonra ve arefe günü bütün köylü köyün büyük camisinden sonra çıkıp mezarınızı ziyaret falan eder.hatta uzak akrabalarınızda görüp onlarda dua eder.
 

 
 

Dünyada  yasamin büyüsü yada kara büyüsü ne ?
Etrafimizda gördüklerimiz realmi yoksa?  beynimi  dinginlige ucurdugumda gittigim matrix sehirlerindenmi geciyoruz gücümüzün yetmedigi gelen her günü kontrolümüz disinda tükettigimiz bir saniye sonra basimiza ne gelecegini bilmedigimiz bu muhtesem mavide bizi tutan ne olaki??
yasamak  icin zorlayan ,bize bitmez tükenmez hayaller kurduran ..gülerken ,sevisirken  yada mutluyken sonsuzlugu hissettiren, mutsuzken bile bu dünyaya baglayan cekim gücü ne olaki ...elmanin agactan yer düstügü gibi düsüyoruz yarinki yasamlarimza..
dip not;(ulan eva insani yemeseydin su elmayi..olmasaydi aclik  hersey senin ac gözlü olusundan baslamadimi diye kiziyorum ..)
 
Kafam cok fazla karisik sigarayi biraktim , böyle anlarda bir duman istiyorum allahtan cigaraya devam kirk yilda bir de olsa.. esimle tekneyle acilinca ... arada gece ucuna yatiyoruz teknenin saman yolunun üstümüze cöküsünü hizlandiriyoruz ..cocuklugumdan beri acayip severim gece yildizlari seyretmeyi  ...her firsatta yaz geceleri en az bir saat nerdeysem yere yatar onlari izlerim. yasamda  ne kadar anlamsiz hücreler oldugumuzu tek derdimizin ...su yasamdan gecmek gitmek olusunu anlatir ,    bazende susarlar  onlarda hep gitmekte milyonlarca yildir ...bizide icine aldiklari kara delikte bizde gitmekteyiz baki kalan hic bir canli yok....bizde yokuz  belki hersey kocaman bir Fatamorgana....
 
Simdi Evaya kizmisken  gecen basima gelen bir hadiseye  moralimi cok bozan caresizligime deginecegim  ...
Haftalik alisverisleri bilirsiniz  her gittigimizde  evde sanki hic yiyecek yokmus gelir...yada alir gelirsin  torbalarca dolaba girinca yok olurlar....nefret ederim su yemek icmek meselesinden  ondan Eva benden hep küfür yer kulaklari cinlasin.
 
Gene alisveris!!
Cocukalrin sütü  ,eti,makarnasi  vs vs  en önemli olanlar alinir ilk is sonra gerekli gereksiz konsum tüketim malzemeleri  ..sonra evdeki  kedinin ,köpegin mamalari .................................
derken kasaya gelinir . salak kasaya her aldigini dizersin  tek tek sanki millet görmek zorunda ..igrenc bir hal ama baska sansin yoktur..
herseyi dizdigim  anda  omzuma bir el dokundu...
orta yasli belki benle yasit hatta ama yorgun soluk benizli belli  ....bu arada kasadaki kiz aldiklarimi okutuyo...
 
adam-hanfendi !diye basladi   sözlerine "benide evinize evcil hayvan olarak alirmisiniz?"
 
ben-!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!ohaaaaaaa hadi bakalim cevap ver ..baktim gözlerine ve hic gözlerimi onun gözelrinden kacirmadan  lütfen estafurullah beyefendi .
 
adam-yok ben ciddiyim ....yasamda ciceginde ,böceginde ,insaninda, hayvaninda sanslisi olmak gerekiyormus .ben insan olarak sansli degilim birde hayvan olrak dememe izin verin ......
 
(bu arada kasanin arkasindakiler ,kasadaki kiz,yan kasadakiler hepsi bizi dinliyor)
 
-sanirim moraliniz ve icinde bulundugunuz durum sizi biraz yormus ne dediginizi bilmiyorsunuz  diye sacmaliyorum ama  ....icimdeki aci,yasama olan adaletsizlik  hirsim  acayip depresiyo...kasadakileri birakip cikacam ..sanki suclu gibi ...herkes bana bakiyo sanki suclu gibi...ne yapacam yaaaaaaa ben simdi derken ..bir iki güvenlik görevlisi gelip adami kasadan paketliyorlar ..herkes bana bi sekilde  aklina gelen teselli yada telkin eden sözler söylüyo..
ülkenin haline bakin artik alisveris yapamayacaz ,issizlik insanlari delirtti vs vs gibi herkes herseyin farkinda..bende ,hepimiz ...ama degistirlemeyecek farkindaliklar ....kime yetecegiz???
 
afrikada her 5sn ölen bebekleremi
aidsle dogan bebekleremi
doguda satilan kadinlarami
hindistanda bokunu yiyenlermi
ülkememi!!
teröremi
savasta eziyet görenleremi
tecavüze ugrayan cocuklarami
sokakta dilensin diye sakat birakilanlarami
kendini satanlarami
baskasini satanlarimi
hayvanami
insanami
börtü böcegemi
esedostami
etrafinami
köre
topalami
.
.
.
.
 
 
lan biz bu dünyadaki hangi sorundan kurtulacak yetenekteyiz ki? arabaya aldiklarimi firlatiyorum..ne eve gidip yemek yapacak ne de aslinda araba sürecek ruh halim kalmadi adamin gözleri ve dedikleri yankiyo....ne boktan yasamak hadi gelde yasamaktan cok mutluyum oleyyyyyy diye bagir ..A...koim böyle dengesizligin  a..koim böyle düzenin diye  cikiyorum salak trafikten otobana  avazim ciktiginca bagira bagira aglaya aglaya..
 
bu kurallari  ben yazmadim.üzgünüm cok üzgünüm yorgun gözlü adam cok .
 
:-(