Epeydir How I met your mother ve aşk-ı memnu dışında (ikiside demografik açıdan incelenesi) hiçbir diziyle alakam olmamasından mütevellit, eylül ayından beri Amerika'da abc kanalında yayınlandığını Türkiye'de ise yakın tarihte dizimax de yayınlanacağını yeni işitip derhal internetten indirdiğim (aslında korsan cd ile..) bu diziyi birkaç cümle çiziktirerek takdim etmek isterim.
"Henüz aklımıza gelmeyen sebeplerden ötürü, bütün insanların aynı anda bilinçlerini 2 dakika 17 saniye kaybettiklerini ve o kısa sürede 6 ay sonralarını göreceklerini düşünürsek neler olur abi?" mantalitesinden yola çıkarak
 gelişen-gelişecek olaylar zincirini konu alan ve lost ile flashback kabusları görmekten ufunet basmış amerikan halkını şimdi de ileri sararak ambale etmeyi planladıklarını tahmin ettiğim cin fikirli yönetmenlerin çektiği şol diziyi ben kurgusu açısından başarılı buldum. Yaratıcılıklarında bir istikrar tutturabilirlerse dizinin de tutacağı gayet net. 124'ün yapımcısının bu dizinin de arka sahnesinde bulunduğunu söylememde yarar var.


Kadroyu, yönetmenleri öğrenmek isteyenler aşağıdaki linklerden faydalanabilirler; elçiye zeval olmaz; rus olunmaz doğulur; yolların ustasıyım gözlerinin hastasıyım; su uyur rus uyumaz.

Ahanda linkler:

http://www.flashforward.gen.tr/site/flashforward-tanitim
http://www.imdb.com/title/tt1441135/
 
 
Picture
...
Eski bir şarkıyı bir anda özlemek gibi başladı herşey.
Henüz içimdeki baharın yapraklarını yeni yeşerttiği bir anda,
kapıyı çalan kış mevsiminin ilk sarsıcı günleri gibiydi, her bir dakika..
Uçmayı öğreneceksen daldan aşağı atlayacaksın lafzından mütevellit,
daha ötesine yetecek soluğum olmamasına rağmen, en uzun koşuda bulmuştum kendimi.
Kendi nefesimde boğuldum, koşu gerçekten de bir yaşam grafiği "çizgisine" dönüşmüştü..
Ve şimdi yıllar sonrasıydı. Hayatımın yeni çizgisiyle barışmış ve öte yandan içimde hapsettiğim yaşanmamışlıklara ait hüznün çizgisinden çıkmayı sabırla beklediğini hep hissetmiştim. Hafıza ne durgun su, ne büyük derya. Her halka, zincirdeki yerini arayana kadar diğer halkalara dokunuyor gibi..
Mola saatiydi, ofisten bir hışımla sokağa fırlamıştım; o gün o dört duvarın gözüme nasıl da tabut gibi göründüğünü bilemezsin sevgilim. Kendimi dışarıdaki topuk seslerinin huzur verici senfonisine kaptırmıştım. İşte herşey o gün, Moda'daki o mütevazi ve zevkli panosuyla göze çarpan cafenin önünden geçerken, bize ait o şarkıyı duymamla yerle bir olmuştu. Erdemli olmayı mahrumiyetimizden kazançlı görmeseydim, seni deliler gibi özlediğimi kendime itiraf edebilirdim..Bilincimin musluğunun, sen dolu bir masalın tam da ortasında olduğunu, o an zamansız ve sarsıcı bir teklemeyle idrak etmiştim.
Hayatımın bizli bölümünde kader dediğimiz şeyi, iki ayrı ışığın bir noktada çakışması ve sonra yine ayrı açılara yansıması şeklinde addediyordum. Kendi algaçlarınla seçtiğin ve sevdiğin insandan, onun acımasız kaderi için vazgeçmek..
Ne çok görüntü geçti gözümün önünden, ne seni bırakırken ne de uğurlarken arkamı dönemeyişim mesela..
Ve bilsen, en ağır tütün gibi nasıl yakıyordu genzimi sana olan özlemim; bu bir ömürlük şafak sayımı..Beklemelerin değerini anlamıştım, beklemeler bittiğinde..
Biliyordum, bir sonraki evrem, nerede kiminle ve nasıl olduğunu çılgınca merak etmek aşamasında tamamlanacak ve sonra yerini geniş zamanda bitmez tükenmez bir hüznün sancısına bırakacaktı.
Kalp atışlarımın seyrinin bozulduğunu hissetmemle bilincim uyandı. Bahariye caddesi ışıl ışıldı ve kar, kanatlanmış sözcüklerin evrende kayboluşu gibi üzerimde eriyordu. Bir müddet böylece gökyüzündeki beyaz şöleni seyrettim, içim ısınmıştı. Kendime ne telkin edeceğimi bulmuştum..
 
huruç / deja vu 05/16/2009
 
Picture
Kırdıkları cevizler fosilleşmiş, ayaklarıma batıyor. Törenle yakamadığım anılar gibi, ayaklarımdan çıkaramıyorum parçaları. Her defasında beni başa döndürebilen o yoğun merhametten arınmak istiyorum. Bir hışımla elimi sokup sol göğsün altındaki cevheri çıkartmak istiyorum, solmadan. Bazen de bedenim onu muhafaza etsin, kaçıp saklansın, korusun istiyorum aşık atamayacağı husumetlerden.

Peşinen kabul etmek her yenilgiyi, belirsizliklerin sarıp sarmaladığı iç sıkıntıları en aza indiriyor. Anaforlardan uzaklaşıyorsun ama radarların da kendine dönüyor.

“Olmaması iyi oldu” dedirten bölümleri olur ya yaşantımızın. Hani bir fanusta sakladığımız insanlar, anlar, çocukluktan kalma zamanlar olur. Unutmuş gibi davranırız da, en kimsesiz zamanlarımızda o fanusun içini yoklar sokuluruz yanlarına. Gün gelir, o fanusta saklı en değerliniz bile sizi anlayamaz, boğulduğunuz yere nefes olamaz..

Basit şeyler aslında zordur. Doğru.

Elindeki küçük yuvarlak topu, küp şeklindeki boşluğa sokmaya çalışan bir çocuğu ne ayırıyor ki, doğru bildiği yoldan şaşmak için kendi ayaklarına kapanan insanlardan.

Koyverdik gitti, artık uğurlar ola.

Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına


 
 

Masanın bir ucuna yaslanmış, sofradakilerin siparişlerini sempatik tavırlarla garsona aktarıyordu. Gülüşmeler ve ardı ardına başlayan sohbetler yüzünden doğru düzgün not edememişlerdi yemekleri. O, her zamanki özgüvenli ve mütevazi tavırlarıyla bu işi de üstlenmişti.

Aynı anda hem zeki hem masum bakabiliyor oluşuna tav olmuştum. İnsanın ruhuna heybetiyle değil, inceliği ile yaslanıyordu. Lacivert gözlerinde bana ait bir düş evreni vardı. Lüzum görmüyorduk biçare sözcüklerle yormaya dudaklarımızı. Bumerang duygularımız geri dönüp sesimizi kesiyordu, bocalıyorduk ve savruluşuyla yeniden kendimizi buluyorduk her defasında. Bu sarhoşluğu izah edemez, gizli bahçelerde yeşeren çiçekleri kimseye anlatamazdık; kendimize bile..

Koyu kestane saçlarına asla bir şeyler sürmezdi. Buğday tenli ve hafif yaralı bir yüzü vardı. Çenesinin yanlarında hafifçe bıraktığı sakallarıyla etkileyici görünüyordu. Elleri çok güzel ve her zaman ılıktı, parfümünün kokusu sersemletiyordu. Karşıma asla kılıksız bir halde geldiğini hatırlamıyorum. O akşam açık füme kumaş pantolonu, muzurluk peşinde bir çocuk misali omzunun arkasından sarkıttığı aynı renk ceketi ve mavi gömleğiyle aklımı başımdan almıştı.

Ben de sade ama şık bir kıyafet seçmiş, mor elbisemin üzerine siyah ince bir hırka giymiştim. O zamanlar uzun ve dalgalı olan siyah saçlarımı gevşek bir topuzla tutturmuştum. Ayakkabılarımı bile doğru düzgün giymeme fırsat vermemişti: “ geldim, küçük hanım aşağıya teşrif etmeyecekler mi acaba”.

Bir dirseğini arabaya yaslamış vaziyette beni bekliyordu. Güzel sözlerin ardından nasıl göründüğünü sormuştu ve ümitsizliğin verdiği cesaretle “yanıma yakışıyorsun” demiştim.

 
Masada yirmidört kişi vardı ve en genç yüz bendim. Herkes şirketteki birilerinin dedikodusunu yapıyordu. Altı sayfalık bir cv ile onu havada kapmışlardı; kendisine yönelen hesaplı bakışlara aldırmıyordu. Masadaki çoğu bayanın sinsice ona yanaşmaya çalıştığını bende fark etmiştim; ve onun bunu umursamayışını. Kavak yellerim olmamıştı hiç, sivilcem olmadığı gibi; ama ayaklarım o gün yere basmıyordu. Çünkü ona eşlik etmemi istemişti. Çünkü ben onun en iyi dostuydum !

Etraf ışıl ışıldı, mekan oldukça büyüktü ve zevkli biri tarafından dekore edildiği belliydi. Duvarda asılı tablolara bakıyordum.

....Bu şarkıyla bu kadar içleneceğimi tahmin edemezdim. Ne kadar tutkulu, heyecan vericiydi gitarın sesi.. Bir an dikkatimi başka bir şeye yönelttim ve anında yanımda belirmişti. Beni dansa kaldırdı; gözlerinde birleşen iki denizin ortasında bir çift kürekle kalakalmıştım sadece..

Üzerime ok gibi fırlatılmış kadın bakışları ve onun kokusu arasında yalpalıyordum. Küçük bir kıza fazla gelebilirdi bunlar. Biliyordum ki gecenin sonunda beni eve bırakmadan evvel bir yerlerde kahve içmek isteyecek ve yine “o”nu, “o”nun yaşattığı problemleri, sıkıntıları anlatacaktı…Şu an umurumda değildi.

- Sizinkiler merak edebilirler, birazdan seni eve götüreyim istersen

- Hayır teşekkür ederim, bu güzel ağustos akşamını evde pijamalarımla geçirmek istemem.

-Öyleyse seni bu akşam bir hayli yoracağım, eminim bu sefer ayağıma basmanı gerektirecek yanlış adımlar atmam

- Ne kadar naziksin, ama hatırlatmasaydın keşke

Az sonra, yabancı misafirlerini havaalanından alıp bu büyük davette ağırlamak üzere yola çıkacaktı. Önemli bir projenin finansal ortaklığını üstlendiklerinden bahsetmişti. Pek de hatırlamıyorum.. Adımları mekanın kapısına yaklaştıkça artan mesafemizle buruldum; ona neden bu kadar soğuk davranmaya çalıştığımı düşündüm. Bir rüyayı sonradan anımsayışım gibiydi oradan ayrılışı. Oysaki sadece havaalanına gidiyordu..

Saat yavaşça ama epey ilerlemişti. Misafirlerini alıp gelmekte gecikmesini İstanbul trafiğine bağlamıştım. Herkes bir şeyler anlatıyordu; bilincim onu düşünmeye, gözlerimse başka şeylerle ilgilenerek oyalanmaya odaklanmıştı. Birisi bir hafta evvel dişçiye gittiğinden bahsediyordu, gözüm ojelerine bakarken dalmıştı ve “acaba ne kadar zamandır böyleyim, fark etmiş midir” diye düşünerek toparlanmıştım. Gerçekten de korkunç dişleri vardı..Yıllardır bu kadar iyi kazanıyorken bir dişçiye neden otuzsekiz yaşında gidiyor olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Midemde hissettiğim tuhaf bir yanmaydı. Kulaklarım çınlamaya başlamıştı, sanki tenhalaşmıştı etraf. Sanırım tansiyonum düşüyordu.. Aniden dışarıda kopan gürültüyle düşüncelerim dağıldı. Kırmızı ve mavi ışıklar yanıp sönüyordu. Deminki halsizliğimden masanın yarısının boşaldığını fark etmemiştim. Neler oluyordu ?. Yalpalayarak kapıya hücum eden kalabalığa yöneldim, kapıya yaklaştıkça ıssızlaştım

Konuşmaları duymaya başladığım an trajik bir yola sapmak üzere olduğumu hissettim. Dört yanımdan su alıyordum. Ellerimle kulaklarımı kapattım, dizlerimin üstüne düştüm.

Dış mekan erimişti..


 
 

Küçükken farklı çizgi film karakterlerinin birbiriyle buluştuğunu ya da rollerinin değiştiğini hayal ederdim.

Mesela lapa şeker kız candy ile herkül'ün aşkını gözümde canlandırır ve herkülün tek koluyla kızı kaldırıp salladığını düşünürdüm. Ay savaşçılarının önce shilayı ortadan kaldırıp sonra rahmetlinin yavuklusu heman i kapışmalarını gözümde canlandırırdım. Hatta geçenlerde Alaeddin'in uçan halısının tekno mekanizmaya kavuştuğunu fekat okyanusları aşayım derken yakıtının bitmesiyle denizin dibini boyladığını ve kurban olduğumun deniz kızı Ariel'in hayat öpücüğü ile bir kuyruk elde ettiğini, deniz dibindeki o cumhuriyette mutlu mesut yaşadıklarını düşündüm. Bi de o heidi aşiftesi var kıçı başı meydane geziyor Peter'in aklını alıyor. Pamuk prenses de ayrı alem; biri gelsin de beni öpsün deyu bu ne istek bu ne doyumsuzluk. Yedi cüce pervane olmuş bana mısın demiyor gözü yüksekte. İlle de prense öptürcem

Bir de devamlı kazananlara kılım. Kardeşim hep jerry hep jerry. Nasıl istiyorum Tom'un Jerry'i süper bir kroşe ile duvara yapıştırmasını. Hele o twity hepten zalim. Bi kerede müsaade et yesin şu ördek seni. Nasılsa her bölüm yeniden canlanıyorsun mübarek. Yüzsüz Pepe le pew vardı, dişi kokarcaya aşık. Dişinin de kendi kokusundan haberi yok yüz vermiyor.

Ve gel gelelim kibritçi kız hikayesine.. Bir nesli Ömer Seyfettin ve Kibritçi kız mahvetti. Özellikle kibritçi kız gibi, benim bile psikolojimi hala etkileyen ve çok hassas konuları işleyen dramatik bir hikayeyi "çizgi film" kategorisinde ufacık çocuklara anlatmaları ya da okutmaları- çok başarılı yazılar olsa da- beni çok şaşırtır. Sanki televizyonu açtıkları zaman farklı bir şey mi görecekler? Elbette hayır.. Eskiden bu kadar aşikâr çalınmıyordu masum düşüncelerimiz. Anne ben nasıl oldum, baba bu önümdekinden sende de var mı, anne balıklar terler mi, bizim evde niye bulut yok vs vs… Artık sorular değişti, yanıtlar yerini cevapsızlığa bıraktı. Alfabeyi tersten okutanları, felek eşeğine çüş dedirttikleri halkını görmezden gelenleri, tesbihli şeytanların yanlış uygulamalarını, içinden çıkılmaz illet planları bir çocuğa nasıl anlatırız. Durumlar değil ki, sebepleridir kafalarında olur olmaz uyanan soru işaretlerini besleyen. Bir çocuğum olsaydı ne yanıt verirdim bu kumpaslara dair..

Yaşanmışlığı ne kadar az ya da çok olursa olsun, ister deri koltuklarda ister merdiven boşluğunda büyümüş olsun..  Bir çocuğun gözünde çizgi film gibidir hayat.


 
 

Güzeldi elbet ıslak saçlarla rüzgarı delmek, ellerim böyle titremeseydi. Karşında hatırlayacağım gençliğim ve ömür denen yolun yarısına gelip gördüğüm düşlerden uyanışımdı beni sana getiren. Her şeyi geride bırakıp, bir eylül kabusundan tek kanadını kurtarabilmiş güvercin oldum. Birbirimize ait topraklarda basılmadık yer bırakmamaktı tüm gerçek, düş sokağına çıkma yasağını delerek. Ölümü gücendiren gaddarlıklarıyla, soluklarımızı sayıyorlardı.

Ayaklarımızın altında yarım asırlık cehennemin kapıları açılmıştı. Bir yol vardı gittiğin ama ucunu göremediğimiz ve firarında kızgın demirlerdi ayaklarımıza yediğimiz. Sana yaklaştıkça kanadı tabanlarım. Sonra yine..ve yine.. Namlunun ucuyla dürtüklüyorlardı irisimize yerleşen öfkeli çocuğu. Oysa bir önceki mevsimlerde, içimizde patlayan baharlar vardı.

Dedem pastanesinin üst katında, hep aynı masada beklerdin beni. Beşevler'de ki fen fakültesinden alırdın; Papazın Bağı'na gider, ayran içip gözleme yerdik. Gençlik parkında ilk koluna girişim, 3. caddede ilk koparılışımız..Ki zaten zor bulmuştum seni.. Hak etmediğimiz bir savruluşla sen bıyıkları kesilen kedi, ben bahtsız bedevi..
Yıllar sonra İstanbul'da, taşkentin kalbinde birazdan yeniden kesişecek yollarımız. Senelerce kelimelerin altında ezilen biçare hüzünlerimiz ve gizlice gönderilen zarflar, pullardan sonra, kurulu düzenlerimizi az ötemizde bırakıp, gözlerimizde yıllarca öteye gidip dönmeyeceğimiz anı düşleyerek yürüyorum Çengelköy sahilinde. İşte şapkan, palton, kahvenin önündesin, işte karşındayım.

Seni sesinden dinlemeyeli, öyle uzun zaman olmuş ki…Adımlarım hızlanıyor ve başımı omzuna dayıyorum. Yaşlanmış ellerinle saçlarımı okşuyor ve sesli düşünüyorsun; "geçti canım kızım, geçti.."

 
 

Düşünülen her şey bir gün varolmaya mahkum. Zihinler nasırlaşınca, iş topuklara düşecek ve sonsuzluğun izanına yerleşecek ışık gözlerimizi alacak. Zaten “her şeyin fazlası zarar” diye boşuna söylememişler. Herkesin kafatasındaki ışık aynı voltta yanmıyorken kimin ampulünü yakmaya çalışıyoruz 2 de 1 onu da anlasam tamamdır.  Çocukluğumdan beri kafam bir borsaya bir de askeri rütbelere basmaz, bu da ayrı mesele neyse.

Altyapı sorunlarıyla tozlanan zihinlere tazyikli su dökelim hele bir. “hakikat kuyu, akıl kova” demiş üstat, ters çevirip yeryüzünü, köklerimize bitiştirelim bir tahta çubuk göğe yükselen. Bir kitapta okumuş ve üzerine epeyce kafa patlatmıştım; yalınlık gerçeğin belirtisidir. 

Hımm.. gerçek, yalınlığın aslına mutaf tohumlarıyla mı yeşeriyor yani? Hani kök, hani su, ışık ve dahi kırılmaların, çürümelerin, büyüyüp dökülmelerin senkronize edilişi? Ülkemin sosyal yapısındaki rastlantısal olmayan kuraklığını, salt gerçekle bağdaştırmak doğru olur mu? Gerçek, yaşanandır; başkalarının onayını gerektirmez, bilinendir ve kanıtlanandır. Yaşadıklarımızın ne kadarı gerçek ki? Bir binayı bombalayarak giydirdiler kılıfı, geçirdiler güzel bacaklarına. Bir sis gibi rötuşladılar gerçeğin yedi rengini.  

Ama çorap kaçtı, ırk göründü. Uzlaşma tuzakları, Türk toplumunun sosyal dokusuyla örtüşmüyor ve kaşıntı yapıyor. Eeee, o vakit gel atayayım çoocuuum seni, bak seferberlik görmüş ağabeylerin ocaama incir aacı dikecek. Gel hele sen otur şu koltuğa, aç ceplerini. Ne, kim, hani, hoooop…Hadi bakalım her 2’den 1’i gelsin sünnet etsin yarım asırlık içgüveysiyi. 

Hee dersen ki “len benim ne işim olur”..O vakit ödevlerinde bir düzenlemeye, şahsında bir tımara yönelmen şart yavrum. Köklere inmelisin ki yukarı tırmanasın. Hani yeri göğü çevirdik, dünyanın altıyla üstüyle oynadık ya..