Parmaklarını seviyordum, hafif küt tırnaklarını… uçlarından lezzetli şeyler dökülüyordu. Bazen boyardın onları, sevmezdim boyaları ama ona yakışırdı. Renkler ve tatlar karışmıştı ne de olsa. Elma diye yediğimiz kırmızılar, şeker diye yediğimiz kavanoz dolusu kahverengiler vardı. Utanmadan raflarda duruyordu bunlar, bence hepsi birer sanat eseriydi. Gülmek gibi, ağlamak gibi. Ağlatan tozlar ve güldüren içeceklerin yanında, aşkınızı tazeleyeceğiniz dondurmalar… hepsini satmaktan ziyade, yeni kavramlarla tüketmeye çalışıyorduk. Yediğimiz elma, Adem’ in elmasıydı ama sadece önüne Lipton konmuştu ve indirimde olan bir poşet çaydı... tek korktuğum ise, parmaklarındı. Ya bir gün öyle tüketilirse, boyanıp tatlı diye satılırsa? Sürülebilir olursa parmakların, başkaları ekmeğe sürüp yerse onları? Toz haline getirilip içilirse parmakların, başkalarını güldürürse… o zaman tükenirim ve yıkasan da, boyasan da geçmez lekesi.

 
 

masanin çukurlasmis yerlerinde
habersizce biriken silgi pislikleri
milimlik kalem uçlari ve yenmis tirnaklar
üstüne yazilmis ve nice adanmis isimler
ilk hormonal asklar ve küfürlü takim tezahüratlari
çömezce hazirlanmis kopyalar ve
mezun olduktan sonra unutulan dost isimleri
ya da lakaplari, kliselesmis biraz; Inek Necmi.
Okul siralari ne degerlidir gözümde
Hiç kimsenin esyasi siranin altina sigmaz
Bazi arkadaslarim vardi erken killanan
koca ayaklari siranin altina sigmayan
Önceleri sinifin efesi, sonra dertlisi
Siralar tasidi hepsini, ardisik dogan bebekleri
bazen tesadüf, ayni sira denk gelirdi bana
üstüne hemen bulusma tarihi...
bazen de emekli olurdu koca bir tabur sira
doguya sürülmek vardi kaderde
ya da
verniklenecek hali kalmamis zavallimin
dogruca ates fabrikasina;
külleri denize serpilecek kadar degerli halbuki...

 
 

Heykeller, robotlar ve mutantlar...hiçbiri çıplak bir müziğin verdiği hazdan doyuma ulaşıp, üstüne sigara içemedi... sigara yüzünden daha erken öleceğini, yaşlanabileceğini bile bile sigara içmeye devam etmedi...

Yağmur demişlerdi ya, halbuki içinde neler neler yüklüydü? Huzur doluydu tek kelimeyle... kokusu seni nerelere kadar götürürdü? Hepsi yere düşene kadar bakireydi, adları sibeldi. Asfaltta canları yanan, şansı dönüp toprakta tabiata karışan, cam yüzlerde kırışıklıkların içinden akan, şemsiyelerin kenarından, turuncu çatıların köşelerinden şırıl şırıl çağlayan, yapraktan yaprağa atlayıp ağaçta balayı yapan, şemsiyesi olmayan saçların kaküllerinin ucundan damlayan ve deniz annesine kavuşan... yağmur, daha günahı yok, telaşı yok, korkusu yok, düşmanı da... elinde soğuk, telleri bulut, rengi de kalmamış, bulsa düşmezdi zaten. Bulana kadar adı sibeldi, rengini bulunca ölürdü, büyürdü, artık daha güçlüydü.

Yağmur daha az yağıyordu artık. Pencereden koca şehri daha az izliyordum. Şehir daha azdı, binalar yükseliyordu, yağmur damlalarının havada kırdığı görüntüler, insanlar azalıyordu. Daha az İstanbul, daha çok insan, daha çok kutu, daha çok market, daha çok servis ve daha uzun kuyruklar... hava almaya çıkmak seni sakinleştirmiyordu artık, daha çok trafik lambası ve caddeyi keserken hem insana çarpmamaya çalışmak hem de kırmızı ışıkta geçmeye çalışan arabalardan kaçmak seni deniz kokusundan alıkoyuyordu. Bazen güzel bir kız rastgeliyordu karşına, yanından geçene kadar bakıyordun yüzüne. Kızlar güzel, ağlarken de sevişirken de yüzleri aynı. Kızlar güzel ama İstanbul unutturdu bunları, güzeller kız oldu ve İstanbul' un ağlarken de sevişirken de aynıydı yüzü.

Elimde bedava dağıtılan günlük şehir gazetelerinden biri vardı. Günlük olaylarla alakası yoktu. Sabah sabah, insanlar vapurdaki on dakikası boyunca uyutulmaya devam ediyordu. Uyumak da güzel ama bu şehirde daha az. Daha az diye daha güzel, birim zamana düşen uyku sayısı daha az ama daha kıymetli. Koca şehirde en güzel uyuyanlar güvercinler, bir de heykeller. Heykeller, bir sanat galerisindeki heykeller olabilir ya da okulun bahçesindeki heykel olabilir ya da bir semtin meydanındaki heykel olabilir. İstanbul' da onların önünden geçerken bir kez daha bakın yüzlerine. İnsanlar yaratırken heykelleri, ruh verirdi onlara; uğraşırsanız biraz ruhunu da görebilirsiniz onların. Bazıları meydanda nöbet tutar gibidir, bazıları sarhoşun tekini bağrına basmıştır, bazısı güvercinlerle konuşur ve okuldaki ise sıkıntıdan çatmıştır kaşlarını, öğrencilerin tenefüse çıkmasını bekler. Heykeller, şehir el değiştirdiğinde yıkılırsa ve yıkılırken etrafında alkış tutan çoksa, teninde en kuytusunu Tanrı kente adak olarak sunardı eski zamanlarda. İnsanlar parçalarını alıp, şehrin dört bir yanında yerlerde süründürürdü. Bir zamanlar bir gazetede önce bir insanın heykelini yıktılar bir şehirde, sonra da o insanı astılar... şimdi o şehri yakmaya çalışıyorlar. İstanbul, daha az gözleriyle uzaktan olan biteni izliyordu. Heykellerini sayıyordu her gece, eksik varsa hemen fark edebilsin diye...

İskeleden, tramvay durağına gidene kadar yağmur yağardı her zamanki gibi. Hazırlıksız bir şekilde yağmur yemiştim. Tadı çok güzeldi ama ıslanma kısmı biraz can sıkıcı. İnsanlar, iskele çıkışında, hava durumuna göre dükkan açmış satıcılardan tanesi 5 liraya şemsiye alıyordu. Ben, oyuna gelmeyen zeki varlıklardan biri olduğumdan, ıslanmayan saçıma güvenip, tramvay durağına ve karnım doyana kadar yağmur yedim.

Sahte gülüşüyle bir adam vardı önümde. Cebinden çakmak çıkarabiliyordu ve su üstünde yürüyebiliyordu. Duygusuzca martılara bakabiliyor ve avını bekliyordu sigarasını yakabileceği. Bana bakıp robot olmadığımı anladı, sigara nefesini suratıma üfledi ve gözünü raylara dikti. Arkamdaki reklam panosunda, yediğim yağmuru yerse suratındaki makyajı kusacak bir mutant vardı. Onlar özel mineralli sularla besleniyor ve bize bir camın arkasından ya da kapaktan el sallayabiliyordu. Mutantlar ezelden beri aramızdaydılar, yedikleri her yemeği, içtikleri her sigarayı, dinledikleri her müziği zevk aldığından değil, para aldığından tüketiyorlardı. Cinsel ihtiyaçlarını giderdikleri karakterler bile reklam panosu içindi, sevdiklerinden ya da haz aldıklarından değil. Ağacın gölgesinde poz vermek için dururlardı, balığa haftasonu eklerine çıkabilmek için giderlerdi. Ya da paparazzilere çıkabilmek için hamile kalırlardı. Mutantlar ünlüydü, şehrin gürültüsü kadar çıplak olamadılar, öleceğini hatırlayanlar hayvanların kürkleri yüzünden öldürülmesini protesto amaçlı çıplak poz verirdi ama hayvanları öldürmek için mutant olmak gerekmezdi.

Kabataş adında bir robot yaklaştı o yağmurlu havada. İçerde makinenin buharı vardı, camlar buğu tutmuştu, Kabataş yine yüzlerce insanı yutmuştu. İnsanlar birbirine bulaşıyordu, ağız kokuları ve şemsiyenin salyaları robotun içine karışıyordu. Arada bir kapılar açılıp, kanını değiştiriyordu ama yüzler yine asık, kimi beyni kulağından bir kabloyla ele geçirilmiş, kimi elindeki ekranla dondurulmuş ve ayaktakiler robottan çıkış bulmanın çabası içersinde... insan azdı, İstanbul azdı, şehir daha gürültülüydü sanki. Dilenciler robotların önünde para verir diye insanlara dua ediyordu, sarhoşlar heykellerin önünde dertleşecek yoldaş arıyordu, gazeteler mutantların manşetiyle daha çok satmaya çalışıyordu.

Robottan kurtulduğum gibi, ona benim gibi birgün ölemeyeceğinin havasını atacağım sigarayı içmeye başladım. Mutantlar elektronik sigara diye birşey uydurmuştu ama az şehrin, az sokaklarının birinde, tayini yeni çıkmış bir ağacın toprağından çıkan, yeni kadın olmuş sibellerin kokusu ile sevişmeye başlayan çıplak sigara kokusu gibi yoktu. Sibel de ölmüştü, pi tane tütün de yeni ölmüştü ve ikisi büyüyüp yeni havada süzülüyordu. Duman havadan daha ağırdı sanki, bir türlü dağılıp yukarıya çıkamadı, benimle geldi okula kadar. Görevlinin yanından geçerken, bana bakıyordu kapıda. Onu kimliği yok diye almamışlardı. Birbirimize el salladık sonra, evet elleri bile vardı, yağmurun elleri. Büyüyünce çok güzel bir kız olacaktı. İstanbul azalacaktı ama o büyüyüp güzelleşmeye devam edecekti...