etrafıma bakıyorum. yıllarca beni çevreleyen bu eşyaya, dökülen şaçlarımdan, kepeklerimden, kırılan tırnaklarımdan ,akan göz yaşlarımdan, akan kanımdan..ne çok karıştığımı görüyorum..koltuğun kadifemsi dokusu yitmiş..yıllar bunu yapıyor. bedbahtlık bu dört duvar içinde sirayetle büyüyor. balkona çıkıyorum..cazip gelen şeyler var benliğimi saran acizliğe.kendi yaralarımı yiyorum.yaralarımdan besleniyorum..kabuklarını soyuyorum her gün yaralarımın..iyileşmesine izin vermiyorum. hayat durmadan beni techil ediyor.. aşağa sarkıyorum..henüz balkonun içindeyken bedenimi kaplayan ölüm isteğinin yanıltıcı olabileceğini hissediyorum..tam da aşağı düşerkenki ölümle yaşamın birbirine girdiği o birkaç saniyede verilebilir böyle bir karar.. ölmek istemezsem?.. ölmek istemezsem beni tutacak birini istiyorum, ve ölmek istersem ölümüme tanıklık edecek birini..bu ikisi aynı insan olmalı. Ölmek istediğimi sanmıyorum..sadece, ölüme yakınlığımı ölçüyorum. Balkondan dışarıya bakıyorum..şehrin bütün parklarını karelere bölüyorum zihnimde, her birine ardışık rakamlar veriyorum..zıplayarak geçiyorum üzerlerinden..şehrin duvarlarını rengarenk boyuyorum..düşlerimi suluyorum..bütün parkları bağlıyorum birbirine..ayırıyorum sonra..düşündükçe dalgalanıyorum, düşündükçe sallanıyorum bir oltanın ucunda. İnsanların öfkesiyle, insanlığın gücüyle baş edemiyorum..duvarlara tutunarak yürüyorum gecelerde..tırnaklarımı törpülüyorum duvarın yüzeyinde..bedenimi törpülüyorum..düşünceleri atıyorum içimden.yarıda kalmış bir nefesle kurabileceğim en uzun cümleyi yazıyorum duvarlara. Sizi seviyorum! Siz beni sevmeseniz bile. Onun yaptığı bir şarkıyı söylüyorum. Şimdi derdini dinle dünyanın, Bir kez daha düşün sana ihtiyacı var mı ha! Yoksa kendine göre sen dünyalar kurdun da, Yükselen dağların karşısında, küskün tavşanı oyna..
Neler yiyoruz? Beslenme alışkanlığımızı nasıl kazandık. Yiyoruz, bakıyoruz ölmüyorsak yemeye devam ediyoruz..tad, koku, renk, bunlardan geçiyoruz, kalanda bünyeye zararlı değilse, yenilebilir haznemize ekliyoruz.tabi ki önce görsel, sonra koku, sonra tad geliyor bu sıralamada..çok renkli, fosforlu şeyleri yemiyoruz çünkü bu, evrimsel lisanda "ben zehirliyim beni sakın yeme" anlamına geliyor.sırf bu yüzden zehirli olmadığı halde kendini fosforlayan türler mevcut, zehir geliştirememiş ama renklenmiş türler. eğilimler görüntüye göre şekilleniyor en başta , fosforlu renkleri cazip bulup yiyen türlerin hepsi zehirlenip yok oldular...kırmızı domatesleri, yeşillere tercih edenler salata ve rakıyı keşfettiler.balıkları pişirip yiyenler ise ödlerinin acı ve zehirli olduğunu öğrendiler. ilk insan karnıyarık pişirmiyordu ,belki patlıcandan da çok uzaktı ama pişirmeyi denediğinde işler değişti .insan için kültür, aktarılan bilgi vardır..mutfaklarımızdaki o lezzetli sofralara erişene kadar kimbilir neleri yük ettik kendimize.nelerden geldikte, nelerden vazgeçtik.. hayvan ise ana babayı taklit eder ve bir de içgüdü ile hareket eder..bu nedenle beslenme biçimleri hızlı değişim göstermez. Peki yediğimiz hayvanları seçerken nelere dikkat ediyoruz.neden et yiyoruz da köpek yemiyoruz..öncelikle yediğinden bol protein elde etmek önemli..lezzetli olması ikinci koşul..sonra sindirilmesi kolay hayvanları seçiyoruz..kassız kuvvetsiz..mideyi yormadan çok besin elde etmek gerekli..yediğin hayvanla aranda bir bağ olmaması işin diğer tarafı.. eğitilmesi zahmet alan hayvanlar da yenmez..inek koyun gibi hayvanlar eğitmesen de süt verir ama atı eğitirsin köpeği de öyle..ve o emeğini kesmezsin, emeğini önemsersin. Eğitirken hayvanla aranda oluşan bağı da yok sayamazsın..bir de hayvanın yenilmediği takdir de ne iş gördüğüdü de önemli, işlevselliği .yıllarca kendilerini yeni çoğrafyalara taşıyan atı yemek, gerçek bir ihanet olurdu sanırım...yavrusunu yiyen erkekler varken, dişi bunu yapmaz, çünkü erkek sahip olduğu binlerce spermden sadece birini verirken, dişi, aylarca içinde besler, büyütür.. tabi tüm bunlar benim kendi çıkarsamalarım..domatese emek vermiyor muyuz diyenlerinizde olabilir? At aileye yakın bir hayvan.köpek de öyle..kültürel yakınlık önemli..bir de dini inançlar ile yenmeyen hayvanlar var, domuz inek gibi.. İnsanlar yiyeceklerini buldular da, kış gelince yağmur bastırınca, bitkiler ölünce hayvanlar çekilince, açlıkları içlerini tepince, baharda buldukları besinleri kışa saklama yolları aradılar.soğuttular, yetmedi kuruttular..kurutunca ele aldılar ufaladılar, baharat yaptılar.lezzete lezzet kattılar.dil kolay alışan bir organ..üç kez sevmedikten sonra, bakıyorsun seviyor..yeter ki mide itmesin..yiyende ömre ömür katan besinler, iştah açanlar, kafa yapanlar, enerji verenler, güç alanlar, hepsi ayrı raflara konuluyor. Beslenme önemli bir mevzu..huxley ada adlı kitabında bunun üzerinde ısrarla durur..toplu beslenme anlaşıyışı iyi değildir..her bünyeye her bedene uygun beslenme şekli geliştirilmelidir..bunu da insan ancak kendini tanıyarak tartarak yapar..sinirli bir beden, rahatlatıcı gıdalar, gevşek bir beden enerji verecek gıdalar seçmelidir..bağırsak boylarımız bile birbirinden farklıdır..midelerimiz farklı zamanlarda çalışır..birçok şeye dikkat edilebilir bu konuda..bir de zevk almalıdır insan yerken, amaç doymaktan önde, lezzet almak olmalıdır..bu nedenle her lokma ,içerisindeki her karışımın farkına varılana kadar çiğnenmelidir der kendisi.. Konuya dair diyecek fazla bilgim yok..isteyen pişirir de öyle yer bu yazıyı..isteyen verilenle idare eder..kusanlarda olabilir pek tabi.
Pavlov seneler önce koymuş adını şartlı refleks diye..salyayalarını tutamayan köpek, bir pavlovun köpeği değil..hepimiz böyle koşullanmışız hayata..
Önce mesele ne bir buna bakalım..pavlov şahsı köpeğini bir süre et ile besliyor..et köpek için , koşulsuz uyaran..koşulsuz uyaran demek, kendiliğinden iş gören uyaran demek..ete burun kıvıracak köpek bulun da, sarsalım asırlık geleniği..olur mu? yok olmaz..işte bu ett bir süre hayvana yedirildikten kelli, yedirilmeden önce basit bir zil sesi verilmeye başlanıyor..önce zil, sonra et, önce zil,sonra et, önce zil, sonra et...böyle birkaç kez devam ediyor bu mevzu..sonra et aradan çekilende, salt zil sesi verilince, bizim hayvan yine kendinden geçiyor, tutamıyor kendini de, ağız dolusu salyalar üretiyor.zil, nötr uyarıcıdan koşullu uyarıcıya dönüşmüş oluyor..başlangıçta nötr uyarıcı çünkü hayvan denen ne anlar yemek yerken müzik dinleme zevkinden?..sonra zil sesi uzunca süre etsiz verilince, hayvan meseleye uyanıyor..artık boşuna salya üretmekten vazgeçiyor .ahan da buna sönme deniyor..bu koşullanma türüne de klasik koşullanma deniliyor.
Hareketlenmeyi gören, aklı selim kimseler, şirket sahipleri, kitle iletişim araç sahipleri , en çokta pazarlamacılar ve reklamcılar durur durulurlar mı bir daha..pavlovun köpeğinden beter olduyorlar vallahi.bu işten de en çok kadın bedeni zararlı çıkıyor..açın bakın şimdi televizyonu..magnumuu yalayanda ağzına alan kıız, cep telefonları reklamlarında sere serpe yayılıp salınan kadın, iftar sofralarında mutluluktan gebererek kola içen aileler, parfum reklamlarında, jilet reklamlarındaki canım erkekler..hepsi ürünün sahibi olduğunda sahip olucaklarından biriymiş gibi sunuluyor..dişlerini ipanayla fırçalamazsan, ağzın kokar da kadınlar kaçar mazallaaah, levis giymezsen vermezler sana..jole sürmezsen dönüp bakmazlar..bütün ürünler kadın bedenine iliklenmiş gibi.kola şişesine bakın bir, yine kadın bedeni.
Bir tek bu olsa neyse..açık açık yaptıkları yetmezmiş gibi bir de gizliden gizliye koşulluyorlar bizi..dikkat edin sanal reklam var diye uyarıyorlar sonra..film mi izliyorsunuz ,arasında gizliden çakıyor, 'kola iç diye', gözün görmüyor ama beynin görüyor.alıyor kayda..içmeden dur bakalım sonra..kola bilinmeyen bir lezzet idi insanlık için..herkeess ne kadar çirkin bir tad olduğu yönünde reklam yapsa idi, çağın içeceği olamazdı.. Tekrarlar var sonra..bin keeez duyun bakalım aynı şeyi, inanmayın sonra. Yiyorsa inanmayın.Londra metrosu dolanır şehrin dört bir yanını, her durakta bir kez duyulur kadının sesi..MİND THE GAP!. Boşluğa dikkat et.sıkı mesaj..londra da insanların neden bukadar hızlı yürüdüklerinin cevabıdır belki de.
Bir çok filmde bahsi geçmiştir bu konunun..otomotik portakalda, dokuzuncu senfoniyi kusar adam..önce şiddet görüntüleri, üzerine kimyasalları yiyende bulanan mide, şiddeti kötü, diye ayırır bir kenera..dağcılar vücutlarının salgıladıkları adreleninin bağımlısı oluverirler..alkolü tadı için içen azdır..kafasına içilir alkol...yarattığı rahatlığa içilir. .....
Erikson var bir de.bu zat- ı muhterem de klasik koşullanmaya inat der ki, yahu insan davranışlarını yönlendiren şekillendiren klasik koşullanmayı gerçekleştirebilmek için yapılan bir davranışa neden olan uyarıcının bilinmesi gerekir. Oysa insan davranışlarına neden olan uyarıcıları her zaman tahmin etmek mümkün değildir. İnsanlar çevrelerinde bulunan çeşitli nesnelerle etkileşim kurarak farklı davranışlarda bulunurlar.Yani uzun lafın kısası klasik koşullanmada, uyarıcı önce davranış sonra, edimsel koşullanma da ise davranış önce uyarıcı sonra gelir. ve bu uyarıcılar davranışı şekillendirir.Davranış sonucunda organizmanın hoşuna giden bir durum ortaya çıkarsa davranış devam eder.. Örneğin yeni aldığınız bir kazağı giydiğiniz zaman arkadaşlarınız "Kazağın çok güzel, sana çok yakışmış" derse, o kazağı giyme davranışınız devam eder. Davranışın sonucunda organizmanın hoşuna gitmeyen bir durum ortaya çıkarsa davranış söner. Yeni kazağınızı giydiğiniz gün değer verdiğiniz bir arkadaşınız size yakışmadığını söylerse, o kazağı giymek istemezsiniz. .Bu yolla engelleniriz ya da pekiştiriliriz..'çoçuklar çok soru sormaz' diye merakımızın içine edilir erken yaşlarda..annelerimizin göz bebeklerinde büyürüz..sevildi mi alkış topladı mı tamam.. o yönde tam gaz ilerler davranış..cezalandırıldı mı engellendi mi ,önü tıkanır..karakter denen böyle şekillenir esasında..ezik olursun, ya da girişken, meraklı olursun ya da umursamaz, arsız olursun ya da hassas..güzeelce yoğururlar hamurunu..biraaz ondan biraz bunndaan .ohh çok güzel oldu..
Bu kıymatlı bilgi de eğitim sisteminin göbeğine oturtulmuş..pekiştirme ceza, pekiştirme türleri , pekiştirme tarifeleri..çokk sıkk verirsen ödülü, değer kaybediyor, aynı aralıklar da verirsen alışılıyor, farklı aralıklarda vermek en güzeli..beklenti içinde oluyor organizma..hareketi canlı tutuyor bu da..elmamız kızardı hepimizin okuduk diye..aferin almak için az mı didiştik..sonra yıldızlar vardı defter köşelerini süsleyen..en esaslı pekiştireç, birincil pekiştireeç olarak geçen besinler..ohh bir dondurmaya ne ödevler yapılır yahu!
Böyle işte.onaylandık, reddedildik, sevildik, hor görüldük, yontuk biçtik, değiştik, değiştirdik,değiştirildik, bizi biz ettik..maymun ettik bizi.
'Bizim bağların üzümünü kurutacak kadar içtin oğul! Bir dur de artık kendine.haydi kalk yol al.Düşüp kaldı mı ağırlaşır insan, itilip çekilmez eti'. Kendinden epey büyük, yüzlerine çizgiler yerleşmiş adam konuştukça, içinde demlenen şarabın keskin kokusu vuruyordu yüzüne. İÇME daha fazla!......başka şeyler söyleyecekken sustu adam. asıl meseleden uzaklaşırsa anlaşılmasının daha zor olacağını hissetti.'İçme artık' dedi. Tutup kolundan ayağa kaldırdı. Kim bu adam? Niçin benim içmeme bu kadar takık? Ne kadar içtim..tüm bu soruların olası birkaç yanıtı olabilirdi..şuanda cevapsız tek soru vardı..içmeyip ne yapacaktı.? Yürümeye başladı..sadece tek bacağı yürüyordu, diğer bacağı ise sürükleniyordu..bir bacak bu meseleye halletmeye yeter mi diye düşündü? Ne kadar yürümesi gerekiyordu, ne kadarını yürümüştü yolun.çekiştirdiği bacağı ve çoktan sızmış olan tek gözüyle epey ağır ilerliyordu. Etrafına bakındı..asırlık yağmur yemiş, rengi atmış, kilise duvarlarının dibinde kırılmış bira şişlerini gördü..az öncede bir minarenin önünden geçmemiş miydi?..sonra köşede yükselen okulu ve biraz ilerdeki polis karakolunu gördü..duvarlarda bedenleri ya da gülüşleri göze çarpan kadınlar vardı.. afişlerin üzerlerindeki yazıyı okuyamadı..her şey birbirine karışmış! Nasıl bu aykırılıklarına rağmen iç içe girişmiş olabilir tüm bunlar..bu saçma düzeni nasıl kurmuş olabilir insanlık? Gözünün gördüğü her şer, tuhaf gözüküyordu..bunları düşünmeliyim dedi kendine.kendi sesini duygu..gidecek yolu vardı. Vardığında söyleyeceklerini tasarlamaya başladı.bu gece bu meseleyi halledecekti..kararlıydı. .... Çalan kapıyı serap açtı. 'O yok mu?' Serap o'nun kim olduğunu biliyordu..yabancılaşmalarının belki de en yakın şahidiydi. 'Yok' dedi. İçeride olduğunu biliyordu..görüşmek istemediği belliydi..bütün yolu ona söyleyeceklerini düşünerek geçirdikten sonra, onu görmeden bir yere kımıldamak niyetinde değildi.içeri girmek için bir hamle yaptı..serap ondan daha hızlı hareket edip kapıyı geçebileceğinden daha az aralık bıraktı. Direnmeye gücü yoktu..içi dolmuştu... ' Şimdi girmeliyim iyi geceler' dedi serap. biriktirdiği cümlelerden hiç birini diyemeden kapı kapandı. Bu kez kapanan kapı iç organlarından birinin olmalıydı..nefes alıp vermede zorlanmasına bakılırsa ciğerleriydi kapanan..kalbini yokladı, yerinde değildi. Geri döndü..az önce giderken garipsediği bütün dizilimler müthiş bir uyum içinde gözüktü gözüne. Bu bir tür kabullenişti. Son gücüyle anahtarı çevirdi.Evine girdi..doğrudan yatağına..içi buz gibiydi..yatağı da.yalnızlığının soğukluğunu hiçbir yorgan örtemedi.
Düşünüyorum da; Düşünüyor olduğumu sandığım her şey Tanrı'nın koca bir yalanıymış benim adıma söylenen. İleri gitmek,geriye gitmekten iyidir sandığımız yollar,bizim değil. Önden gidenlerin,varıp kirlettikleri,kirlettikleri ve terk ettikleri yerlere yeni ulaşıyor ayaklarımız. Artık bir dünyanın varislileriyiz.. Yitip giden medeniyetlerin ayak izleri,Tanrı'nın gizleri gibi hala. Gördüğümüz vahşet, Kan kokusu kıyamet! Dönen bir dünya bıraktılar bize, Dönüyorsa başınız bilin ki bundandır.. Ateşi cehennemden çaldılar, Yanıyorsa içiniz bilin ki bundandır. ... Ayakkabı ile koptuk topraktan Sivrilen topuklar üzerindeki güzelim kadın bedenleri ödedi en ağır bedeli. Gökdelenler,uçan balonlar,dönme dolaplar.. Tehlike bekçisi tüm bu sokak lambaları, Korkaklığımızdan bu yandaşlığımız Sırtlanlar karşısında sivrilttiğimiz tırnaklarımızı birbirimize uzatmamız andır. Akıyorsa kanımız bilin ki bundandır. ... Çanlar çalıyor ve ziller Çobanın kavalından farksızca. Biradanlıktan türeyen bu türdeşlikte temizlemez kirlenen ellerimizi. Eğitildikçe,eğilen bileklerin kan kardeşliği! Tanrının yalanına ortak olmuş bir medeniyetinin arsız evlatlarıyız Küsmüşsek birbirimize,birbirimize düşmüşsek.. Bilin ki bundandır.
kulak yolum yamuk benim..nerem doğru ki öte yandan..hal bu olunca, kulak vazifesini yerine getiremiyor, belli dönemlerde dış dünyaya bırakması gerek sıvıyı içine atıyormuş..içine atma eylemi bana göre. içim tam bir çöplük..içe atılan kir kulak yolunu kapıyor, kendi kendini temizleyemeyen kulağımı dış bir kuvvet ile temizlemek gerekiyor. ve ben ortalama iki yılda bir neredeyse sağır bir insana dönüşüyorum.. en son doktora gitme sürecini epey bir geciktirdim..üşengeçliğime denk geldi, bir de pek duyasım yoktu dışardaki sesleri..sonra baktımm dengem de sarsılıyor hafiften, düştüm yola, buldum doktoru, anlattım meramımı.gerekeni yaptı ve dışarı çıktım. duyma hissiyatınızı neredeyse kaybetmişken, bütün sesleri duymaya başlamanız anlatılmaz bir şey..caddeyee indim, otobüsler, iki kulak yolumu kendilerine yol bellemiş gibiydiler, insanlarsa gürültü yapmaktan başka bir şey yapmıyorlarmış gibi. doktorun yanına çıktım: 'doktor beyy ben çok duyuyorum, kafayı sıyırmak üzereyim bu sesler yüzünden, gerçek dünya bu kadar gürültülü olamaz, sizz dozu biraaz kaçırdınızz sanırım, lütfeen bir şeyler yapın' dediimm doktor güldü. kulaklarımaa bir sıvı akıttı..bir de pamuk tıkadı..üç beş kez ardarda duş almamı söyledi. çıktım..kedi yürüyordu, ben kedinin adımlarını duyuyordum...midemi bulandıracak denlii sess vardı dışarda.eve kapandımm..başımı yastıkların altına gömüp uyudum..üç beş gün içinde alıştım sanırım seslere..ya hiç olmasaydı alışma mekanizması. seslerin olmadığı bir dünya düşündüm sonra. metrobüse bindim geçen gün..en arka tarafta dönemeçli koltukların önünde ayaktayım..bir kız ve bir oğlan oturuyor..birbirlerine biraz daha yanaşsalar koltuğa ben de sığabileceğim..yapmaları gereken tek şey biraz yanaşmak.hem aralarındaki diyaloğa bakılacak olursa, yakında bir ilişki içerisindeler. arkamı döndüm, koltuğa baktım, ve sonra yüzlere.. 'şöyle yapalım biz aslı' dedi çoçuk, 'sen kay biraz'..bunu der demez atladım..'yaaa ben de bunu geçiriyordum aklımdan, ne güzeel olur' dedim.. 'aklını okudum' zateen dedi..inandım,gerçekten aklımı okuduğuna.yakın hissettim kendime birden.garip bir his. sesler olmasaydı ,gözler alabilirdi yerini..eller ya da..düşünce okurduk belki de.birbirimizi anlamaya muhtacız çünkü..birlikte hareket etmekten başka bir yolumuz yok, doğanın kudreti karşısında. hiç konuşmayan bir öğrencim var, epeydir aklımda..konuşmayı biliyor, lakin okulda yaşadığı tadsız bir olaydan dolayı kapamış kendini konuşmaya..bir kez olsun yanlışlıkla bir şey çıktığını duymadım ağzından..hiç mi yıkılmaz insanın direnci..hiç mi taşmaz hisler içinden..gösterdiği sukunet karşısında şaşkınım..epey denedim yakınlaşmayı..konuşacak gibi oluyor, terliyor telaşlanıyor..ama vazgeçmiyor..ne tür bir savunma sistemi bu böyle..az biraz araştırdım okul dışında tanığı kimseler ile konuşuyormuş..sarsılmaz bir seçicilik.okul dışında vakit geçirdim biraz. yine olmadı...kimsenin yıllarca geçemediği gücümü sen mi yıkacaksın der gibi bakıyor bazen..fazla üzerine gitmek daha da zorlaştırabilir diye kendi haline bıraktım onu..garip ama anlıyorum onu..konuşmayan yalnızca ağzı, bedeni bülbül misal şakıyor, mimikleri canlı,yaşıyor. dil ayrı bir dünya..osho der ki , çiçeğe isim vermek, onu nesneleştiriyor.ilk kez gördüğünüz bir menekşeye, bu ne diye hayranlıkla bakarsınız, ona menekşe demeye başladığınız anda, menekşe der geçersiniz ..bilgi böyle bir şey, hissetmenin önüne geçen bir ağırlığı var. çekirge gibiyim yazının içinde..havadayken kesiyorum.
herkes evinin en yakınındaki iş yerine gitmeli..evinin önündeki toprağı eşemeli.meyveler büyütmeli..oysa yollar petrol tüketim çiftliği..savur insanlığı savurabildiğin yere. uzak coğrafyalara olan merakımızı doyururken, içimizdeki insanı aç bıraktık..otomobillere gerek yoktu..bu fazladan hareketliliği de..durmalıydı an,anın içinde uzamalıydı..susmamalıydı sesleri yaprakların. yapraklar ötmeliydi. hastalıktan ölmeliydi insan..yaşayabilecek yönde değişmeliydi sonra..direnmeliydi..her tür, yaşamda kalacak denli değişime zorlar kendini.güçlenmeliydi böylece. iyileştirici tedavi edici kimyasalları ürettik diye, kitle imha silahlarını aynı anda üretmek zorunda kalmazdık..bu denli çoğalmazdık. herkes, en yakınında duyduğu sesleri çoğaltmalı..şşşş dinle bak su sesi..yaz alfabeni su üzerine..aslan kükrüyor.korkma. sarıl aslana. herkes en yakınındaki omza koymalı başını.. yanıbaşındaki tene dökmeli terini. her erkek yanıbaşındaki kadına aşık olmalı..ve her biri kendi aşkının şairi olmalı. her kul, kendi çoğrafyasının tanrısını bulmalı..onu kendine sırdaş tutmalı. her renk yanıbaşındakine karışmalı.
bedenim çarmıha gerilmiş gibi..vücudumda iki kemiğin birbirine değdiği her yer zonk zonk zonkluyor.kaç tane eklem bağı vardır bir bedende ,ağrıyan yerlerimi sayıp bulabilirim.göğüslerim bir nefes sonra patlayacak balon misal gergin..uçları buruşmuş ve daha koyu renkleri..yanlışlıkla dokunanı öldürebilirim.bir gün bir cinayetim olursa bunun regli arifesinde olması pek muhtemel başım da ağrıyor.ağrı da değil aslında,ağırlaşmış gibi.içine beton karışmış sanki.orospu yumurtalarım, aşığıyla kavuşturmadım onları deyu, isyandalar..viran edip gidiyorlar beni,her hücremden sikip gidiyorlar. her kadında durumun bu olmadığını biliyorum..'hiç anlamadan oluvermişim' diyen kadınlar havvanın öz torunları olsa gerek. duygusallaşıyorum..dert sahibi oluyorum..sanki tanrı dünyayı üzerime bırakıp kaçmış gibi..sessizleşiyorum..içimde çıkan savaşın kanını akıtıyorum..pişman oluyorum..sonra yeniden haklı.ruh halimi stabilize edebilmek adına, 24 saatin üçte ikisi kadar uyuyorum..rüya görüyorum..rüyada şehvetli bir sevişmenin içinde değilsem,gerçek olmasını dilediğim bir anın içinde oluyorum..mutlu rüyalar görüyorum.uyanıksam ve izin günlerimden birindeysem, dümdüz duruyorum.hiç bir çalkantı olmadan. abartığım düşünülebilinir.ama ben de hal böyle..bir iki gün başka bir kişiliğe dönüşüyorum..bırakında dünyanın dibini bir kez göreyim modunda. sonra kanın iç çamaşırıma değdiği ilk anda,kanatlarım oluyor benim..gökyüzü benim oluyor..bedenim gevşiyor, kemiklerim kaynaşıyor..ağrı katlanılabilir düzeye iniyor. bunca acının içinde , kadının düşünebilmesi , fikir üretebilmesi kolay iş değildir..kadın fiziksel acıyla boğuşur.kanar, doğurur, emzirir, besler büyütür..zeka gelişimin hala devam ettiği yaşlarda ergenin birden regli olmasıyla birlikte aklı başından gider.bir tür travmadır bu.zeka donar. kadından zeki olmasını beklemek, haksızlık olur kanaatindeyim.kaldı ki zekasına hayran kaldığım bir kadın kimsesiylede henüz karşılaşmış değilim. günümüz kadınının tüm bu sorumluluklarla birlikte eve para getirmek durumda bırakılması, bu nedenle zekasının işlerlik kazanması, ve tüm bu yollarıda ince topuklar üzerinde yürümek durumunda bırakılması, kadına yüktür..kadına tanınan 'hak' olarak gösterilmesine rağmen. zeki olmadığını söylediğim kadın türü, zeki olmamanın gerçekten lanet bir şey olduğuna inanmış olsa gerekki, bu söylediğimden ötürü hep kızdılar bana..yağların var ama, dolgun göğüslerin, sıcacık tenin dediğimdeyse, bunu hakaret olarak algıladılar. nitekim dünya değişiyor. değerler, algılar.evrim denen şey bir tek bedende değil. içimde bir eşşek beni tekmeliyor..bir benim şu sancılarım, değişmiyor.
k harfini tam söyleyemezdim küçükken.bir takım kimselerin eğlencesi oldum bu yüzden.kırktan başla elliye kadar say derlerdi..sayardım ben de tırt bir , tırt iki, tırt üç deyu deyu..bir de demir dötüm diyorum diye şen kahkahalar patlardı etrafımda..sonra becerdim ben bu k'yi söyleme işini..bir süre daha söyleyemiyor gibi yaptım ama, ilgiyi canlı tutmak adına..sonra bozuldu gitti büyüsü. bu anı geliverdi aklıma birden, demir döküm yazısı görünce.sonra da kırk sayısının en sevmediğim sayı olduğuna karar verdim.feci sıkıldım bu kırktan..sonra biraz düşüneyazdım ki her yerde var bu kırk sayısı..bir eğlence olacak, kırk gün kırk gece..kırk yılda bir kahve içsen, kırk yıllık hatırı garantiliyorsun..bebeklerin kırk günü beklenilir, ölülerinde öyle..kırk bir kere maşallah vardır ki burdaki kırkın biri nerden gelir onu anlamak daha bir zordur..kırk dereden su getirilir..kırk haramiler vardır.kılı kırk yarmak vardır.vardır da vardır işte..biraz bakınıyım bilgi ediniyim dedim ama pek bir şey de bulamadım.bulurda toparlarsam ayrıca yazarım.biliyorum çok üşengecim.demirdötüm.kalkmıyor.
|